İstiklal Caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstiklal Caddesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bak Küçüğüm, Eskiden Burada Bir İstiklal Caddesi vardı...


Başlıkta yazdığım gibi anlatacağız gelecektekilere hatta şimdiki çocuklara da...

Bir İstiklal Caddesi vardı, bir Beyoğlu vardı küçüğüm. Biz orada sanat yapar, kültürlenirdik. Yazarları görür, kitapçılarda kendimizi kaybederdik küçüğüm, kitabevleri şimdi etrafta gördüklerin gibi yazarkasa mantığında değildi, tıpkı insanların mantığı gibi...

 Bilmezsin sen ama burada bir sinema vardı, dünyalar güzeliydi küçüğüm. Adı: "Emek" idi, en güzel filmlerimi orada izlemiş, sinemaya bu sokakta aşık olmuştum, hoş yanımda erkekler de oluyordu ama ona duyduğum sevgimin onlara duyduğum sevgiden daha az olduğunun farkında değildiler. O salon öyle muazzamdı ki, arkeolojide öğrendiğim bezeme stillerini orada görür sevinirdim.

Bu sokakta küçüğüm bir de Han Büfe vardı, festival sonrası hızlıca tost yenir, limonata içilirdi. Yanına bir bakardın, beyazperdeden hayran olduğun yaşını almış oyuncu da seninle beraber orada nefsini köreltiyor, afiyetleşirdiniz karşılıklı. Öyle mağrur, öyle kıymetli zamanlardı...

Daha neler neler küçüğüm, şu kadın heykelleri var ya, onlara Karyatid denir. Karyatid, insanın taşıyıcı olduğu genelde kadın vücutlu sütundur, buradaki gerçek, yani sonradan yapılma değil. Ama bak şimdi ne halde! Biliyor musun, bunlardan Yunanistan'da Akropolis - Erektheion Tapınağı'nda da var, ama onlar pamuklara sarıyorlar bu kültür mirasını...

Bizim ülkemizde küçüğüm tek önem verilen miras: PARA'dır. Kültür, tarih, doğa mirası bu topraklara kaşıntı yapar, o kaşıntı öyle bir huzursuz eder ki, kolu keseriz, bacağı keseriz. Bir gün de unutturma sana "Gezi Direnişi"ni anlatayım! Yok canım, gezmekle ilgili değil, ağaçlarla, insan gibi yaşamakla ilgili bir direniş. Gülme yahu, o zamanlar ağaçlar vardı tabii, ben ağaç görmüş insanım!

Ohoo.. Karyatid'den nerelere geldik. İşte bu karyatidli kapıdan da başka bir sinemaya gidilirdi, asıl sana onu anlatacaktım. Burası da Alkazar Sineması idi, sanırım rahmetli Onat Kutlar kurmuştu, onun kim olduğunu bu toprakların sinemasına yaptığı katkıları da anlatmak isterim sana ama, bir tarafım acır hep onun ölümü gelir aklıma..

Ne diyordum küçüğüm, bu sokaklarda bizlerden önce yaşayanlar muazzam mimari eserler bırakmışlardı. Estetik duyguları yüksek insanların yaşadığı bu topraklarda, nice opera binası nice tiyatro sahnesi vardı ki, bunların bir çoğuna ben bile yetişemedim. Ondan sana ancak okuduklarımı anlatabilirim.

Hani şu meydandaki "atıl" durumdaki büyük demir bina var ya, işte o polislerin merkezi olmadan, sanat yapan insanlar buradan "atılmadan" önce burası İstanbul'da kültür sanatın mabediydi. Biliyor musun senin yaşlarında ilk annem getirirdi beni buraya, ne müzikaller izlemiş, ne operalar dinlemiş, ne tiyatro oyunlarında hayran hayran salonu en son ben terk etmiştim. Sonra büyüdüm, bu sanat mabedinde çalışır oldum, Cyrano de Bergerac'da kılıç salladım, Nazım'ın Kuva-i Milliye'sinde memleketimin insanı oldum, toplama kampında Yahudi olarak öldüm, danslar ettim neler neler.
Ah küçüğüm, eskide kaldı o zamanlar, şimdi nerede salon? Olanlarda da dostlar çorbayı kaynatmaya çalışıyor..

Bir de küçüğüm buralarda hoş, incelikli, becerikli, yaratıcı esnaf ve zanaatkarlar vardı. İnci Pastanesi olsun, Filibeli Eczanesi olsun... Türlü türlü ihtiyacı karşılayan güler yüzlü, işini bilen insanlar işletirdi buraları da. Onlar da kaybolup gitti be küçüğüm. En son Rebul Eczanesi direniyordu ki, onun da acı haberi geldi. Evet, evet eczane, ama ne eczane; aslında geçmişin bizlerle bağı... Ama ne oldu, bu oteller oldu, bu zevksiz AVM'ler yerlerine geldi, sonra ne oldu? Şehre bir şeyler oldu; küstü bize martılar, küstü bize ağaçlar, küstü bize balıklar...

Asıl inanamazsın, ben taa lisedeyken bu İstiklal Caddesi'nde ağaçlar vardı küçüğüm, caddede yürürken ağacın yaprağı tenime değerdi, içim bir hoş olurdu.

Bak yine gözüme toz kaçtı küçüğüm...

Photo by yassino

Fotoğrafların Düşünce Balonları

Bu sabah bilgisayar başına oturdum, burada iki üç kelam edeyim dedim. Önce yazacağım bir filmdi, sonra oldu sergiler. Yazıyı yazarken, son çektiğim fotoğrafların klasörüne daldım, en sevdiklerime bakarken; düşünce balonlarımda fotoğraf altı yazıları oluştu, sonra o düşünce balonlarından müzikler fırladı, kitap yaprakları açıldı, sinema perdesi aralandı, arkeoloji müzesi salonlarının kapıları açıldı. Böyle bir yolculuğa çıkmışken buraya kaydetmeden olmaz dedim, umarım az önce yaşadıklarımı ve düşünce balonlarımı bir nebze de olsa burada sizlerle paylaşabilirim.

Başladığım, sergi ve film yazısına mı ne oldu? Onlar taslak olarak kenarda duruyor, yarım kalmış bir çokları gibi...



Bu fotoğrafı sabah görünce, "The Blues ain't nothing but a good man feeling bad..." cümlesini hemen aklıma getirdi. Yer: İstiklal Caddesi, bir öğlen molası. Ustalar yerlerinde, bir müzik tutturmuş gidiyor. O an ne çaldıklarını anımsamıyorum ama üstad Muddy Waters'a daldım ben, buyrun aşağıda siz de dalın. Waters'ın şu cümlesini de yazmazsam olmaz: "İnsanı iki şey Blues'a iter: ya açsındır ya aşıksındır."


Bu alttaki ise geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi'nden çekildi, bu fotoğrafı çekerken yıllar yıllar önce Boğaziçi'ne sık geldiğim dönemlerde Mithat Alam Film Merkezi'nde izlediğim Michelangelo Antonioni'nin Wim Wenders ile ortaklaşa çektikleri  Beyond the Clouds filmini anımsattı. Film bir başyapıt değildir ama özellikle aşağıdaki paylaştığım görüntüler zihnimden silinmiyor. O güzel günlerime hasretle...




Sıra geldi Burgazada'ya. Gezinti Caddesi'nden doğru gittikten sonra bir evin duvarında (yeni bir ev) bu kabartmayı görüp epey şaşırdım. Bu kabartma Hitit Dönemi'nde özellikle kullanılan bir savaş arabası betimidir. Özellikle Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Kargamış dolaylarından getirilen Geç Hitit Dönemi'ne ait stellerde aynı sahneye ratlanır. İlginç olan bunun o betona neden yapıldığıydı, bir sonraki gidişimde evin dolaylarında birini görürsem kesin soracağım. Belki de bir arkeoloğun evi çıkabilir ;)



Geçen haftalarda bir yerden bir yere koştururken Beyoğlu'nun arka sokaklarında rasladım bu görüntüye. İçim ezildi yine, geçmişi hayal ettim, 6-7 Eylül Olayları'nda (1955) yaşanılanları okuduğum kitaplara döndüm. Bu evlerdeki hayatlara girmeye çalıştım. Onlar gittikten sonra, göçlerle gelenlerin bu evde yaşadıklarını düşündüm, düşündüm. Sonra bu mandallar gözüme çarptı, geniş açım yoktu yanımda biraz dikkat ederseniz siz de göreceksiniz. Hatta yeni asılmış çamaşırların kokusu bile gelebilir burnunuza...


Kafamı evin içerisine daldırdığımda bir kedi vardı, yüklü bir kedi. Öyle eski günlere özlemle bakar gibi, dalmıştı. Seslendim, kalıntılar arasından böyle döndü baktı bana.


Bugünün son fotoğrafı da ofisten, yandaki St. Antuan kilisesi. Geçen günlerde yağmurun bastırdığı ebemkuşağının bir an göründüğü bir öğle sonrasından...

...bir uçurtma yaptım, telli duvaklı;
kuyruğu ebemkuşağı renginde;
bir salıverdim gökyüzüne;
gökyüzünü gördüm. (O.Veli)


Beyoğlu Sabahları

İstiklal Caddesi'nde Bir Mahmur'u ilk kez bu yılın başlarında gördüm. Geçtiğimiz ay da, iki sabah yine aynı yerde karşılaştık onunla. Kendisi arkadaş yapmış, artık boz köpek ile beraber takılıyorlar. Pek mutlu görünüyorlar, özellikle de birisi onları sevince. Varsın, gudubet insanlar bize şaşkınlıkla baksın!

Şubat ayının ortaları, neredeyse aynı yerde etrafı izliyor.

Aynı sabah, ben yanına gidince arkadaşı da geldi. Bundan sonrası patiler, oyunlar...

Geçen haftalarda, yine bir sabah ters köşede iki dost uyku halinde.
Güzellik uykusu mu dediniz?
Hepsi numara! Hummalı bir sevgi tek istediği...
Sokak köpeklerinde olan güvenli insan buldum hali..

İstiklal Caddesi'nde Bir Mahmur

Benim de işim zor, sizin de!  Siz sabah sabah işe yetişme telaşesindeyken, ben de yediğim en güzel kemiğin hayalini kuruyorum. Siz, bu koşturmanız içinde benim pek farkıma varmasanızda, en azından birileri kafamızı okşayıp "Günaydın" diyebiliyor. Arada bizleri de görün, unutmayın bizler aynı şehrin canlılarıyız.


Bir Anadolu Yakası vardı ne oldu ona?

Sabahın temiz havasıyla beraber başlayan yağmur genelde birçoklarını mutsuz etse bile, ben seviyorum böyle havaları. Tamam gönlümüzde güneşin de ayrı bir yeri var ama yağmur ve grilik de ayrı bir güzeldir. Sis nedeniyle St. Antuan Kilisesi'nin ardından Anadolu Yakası görünmezken, Boğaz'daki bir kaç gemi silik görünüyordu.
İşte efenim, Beyoğlu'ndan son haberler böyle...

Eski Saray Sineması'ndan Demirören AVM'ye

Yıllardır süren kavgalar, davalar, incelemeler sonucunda bir şey olamadı. Olan sadece olanca büyüklüğüyle  Beyoğlu İstiklal Caddesi'nin içine edilmesiydi. Her sabah işe giderken gördüğüm manzara günden güne çirkinleşti ve 18 Mart günü Demirören AVM açıldı. Tüm AVM çılgınlarına hayırlı uğurlu ola! Daha dün bir arkadaşıma "Ben o binaya girmem" derken "Ne saçma" tepkisi aldım. Varsın böyle densin, ben kendi tepkimi böyle göstermekte kararlıyım.

Ah Eski Saray Sineması şimdinin Alışveriş Merkezi! Hani Circle d'Orient binasının yüksekliği sınır olacaktı? Nasıl da böyle genişleyip yükseldin? Bu kaçak katlara nasıl göz yumuldu? Neyse aşağıda ayrıntılar mevcut, dileyen hikayeyi canlandırabilir.

Caddenin bu bölümünden geçmek istemiyorum artık. Oysa en sevdiğim binalar burada ama... Alkazar Sineması'nın karyatidleri (kadın şeklindeki sütunlar) artık daha da hüzünlü bakıyor. Atıl bir biçimdeki Circle d'Orient sırasını bekliyor. Emek Sineması desen suskun mu suskun...


"Peki, bu yükselme nasıl oluyor?"sorusunun yanıtını Radikal Gazetesi'nin ulaştığı Demirören AVM’yle ilgili koruma kurullarının raporlardan anlamaya çalışalım.

18 Ekim 2004: İstanbul 1 No'lu Koruma Kurulu, inşaatın yüksekliğinin, hemen yanıbaşındaki tescilli yapı Serkil Doryan’ın saçak kotunda olabileceğine hükmetti ve uygulanacak projenin kurula getirilmesini istedi.

16 Mart 2005: Koruma kurulu, Beyoğlu Belediyesi'nin onayından geçen projenin uygun olduğu kararına vardı.

4 Ağustos 2005: İnşaat sahibi kurula başvurarak uygulama projesinde tadilat istedi. Koruma kurulu belge yetersizliği nedeniyle tadilat projesini reddetti ve belgelere dayanılarak hazırlanan projenin getirilmesi halinde konuyu yeniden değerlendireceğine hükmetti.

6 Temmuz 2006: Devam eden inşaattan zarar gören tescilli yapının müellifleri, 2 No’lu Koruma Kurulu’na (ilginçtir inşaatın hemen yan sokağı 2 No’lu Kurul’un görev alanında) başvurdu. Kurul, inşaatın 12 nolu parseldeki tescilli taşınmaza yaptığı olumsuz etkinin ortadan kaldırılması için belediye ve inşaat sahibi tarafından önlem alınmasını istedi.

20 Şubat 2007: Demirören AVM'nin bulunduğu alan, Bakanlar Kurulu'nun kararıyla Yenileme Alanı olarak belirlendi ve yetki 1 No'lu Koruma Kurulu'ndan İstanbul Yenileme Alanları Koruma Kurulu’na geçti.

7 Kasım 2008: Yenileme Kurulu, ‘öneri tadilat projesindeki bodrum katlarının 1 No’lu Koruma Kurulu’nun 16 Mart 2005 tarihli kararında belirtilenden farklı olmasının nedeninin belediyeden sorulmasına’ karar verdi.

14 Kasım 2008: Yenileme Kurulu Demirören AVM binasındaki cephe ve yüksekliğinin, hemen yanı başındaki tescilli kültür varlığıyla uyumlu olmadığına, bu yapıların 20. yüzyıl başındaki fotoğraflarına bakılarak yükseklik ve cephe düzenlemesinin belirlenmesine hükmetti.

21 Aralık 2008: Aynı kurul, "Geçmişten Günümüze Beyoğlu" kitabının II. cildinde yayımlanmış (2004-1. baskı) eski fotoğraflardan yararlanılarak YTÜ’nün raporu doğrultusunda hazırlanan cephe düzenlemesinin kimi düzeltmelerle uygun olduğuna karar verdi.

20 Eylül 2010: İstanbul Yenileme Kurulu, yapılan cephe revizyonunu onayladı.
18 Mart 2011: Demirören AVM olanca çirkinliğiyle açıldı!

İstiklal Caddesi'nin saati artık yok!

Uzun yıllardır kol saati kullanmıyorum, saate bakmak için cep telefonunu çantamdan çıkartıp bakmaya da hep üşenirim. Bundan dolayı saat kulelerini, meydanlardaki saatleri çok severim. Her sabah İstiklal caddesini boydan boya yürüyerek işe ulaşıyorum, bunun dönüşü de var tabii. İstiklal Caddesi’nde Güngenci Saatçilik’in atölyesinin bulunduğu İmam Adnan Sokak’ın köşesindeki benim mihenk taşım saat, biricik saat bana zamanı göstermede yardımcı oluyordu. İşte bir sabah işe giderken yine kafamı kaldırıp baktığımda Güngenci Saat artık yoktu, saatin ortasında yazan Since 1864 de. Yıllardır selam verdiğim saatin oradan kaldırılması neredeyse tarihi bir eserin tahrip olmasını görmek kadar üzdü beni. Çok mu duygusalım bilmiyorum ama aylar oldu o saat kalkalı, hala alışamadım, sanki tekrar yerleştirilecek diye oradan geçerken kafam yukarıda yokluyorum. Neyse ki, bir sabah işe giderken canoncanım yanımdaydı da çekebilmişim bu saati.

Güngenci Saatçilik taşınmış. Sitelerinden anladığım kadarıyla artık Nişantaşı’nda, umarım oraya da saatlerini yerleştirebilmişlerdir. Güngenci ailesi 145 yıldır saat tamiri, imalatı ve satışı ile uğraşmakta, kuşaktan kuşağa uzanan saatçilik geçmişleriyle şu an sanırım 5. kuşak bu iş ile ilgilenmekte.

Son söz, İstiklal’in biriciği, zamanımın görünen yüzü Güngenci Ailesi saatini özlüyorum.

Edmondo de Amicis'in İstanbul'u

Bu sabah yine işe gitmek için İstiklal Caddesi'nde yürürken, sevdiğim ayrıntıları kaydettim belleğime, hepsini umarım teker teker bu alanda paylaşabilirim.

Sabah Canoncanım yanımdaydı, önce Benetton önündeki ihtiyar delikanlı, masum gözlü köpeği fotoğrafladım, kendisini tanıyan çoktur. Sonra Alkazar Sineması'nın karyatidlerine daldım, Atina Akropolis'indeki karyatidli Erechtheion'u düşündüm, ardından da Yapıkredi Yayınları'nın vitrinine resmen yapıştım...

Edmondo de Amicis'in İstanbul'u vitrinin sağında kırmızı kırmızı şehvetle bana bakıyordu, sanki sabahtan beri yaşadıklarımın bir izdüşümüydü...

1846- 1908 yıllarında yaşamış İtalyan yazar Edmondo de Amicis'i  Çocuk Kalbi kitabından anımsarsınız, hangimiz ilkokul sıralarında okumamıştır ki...

Edebiyatçı Amicis, aslında tam da bir seyyah, seyir halinde olduğunda da gördüklerini kaleme almayı pek seven çalışkan bir seyyah hatta. İşte 1874 yılında İstanbul'a geldiğinde yazıya döktükleri de bu kırmızı kapaklı kitapta saklı.

Vakt-i zamanında kitap hakkında Selim İleri şöyle demiş:

"Edmondo de Amicis masal kenti İstanbul'un sonsuza dek varlığını korumasını temenni eder. Bununla birlikte, İstanbul’un değişeceğini, tarihi görünümünü yitireceğini ilk fark edenlerdendir. Huzursuz bir önseziyle temennisini, eseri boyunca, birkaç kez tekrar eder. İstanbul'un yarınından korkmaktadır. İşte biz o yarını yaşıyoruz."

Bir gün biri bana: "İstanbul sen, sen İstanbul" demişti. Mukavemet edilmez hisler beslediğim bu şehre dair ve hatta kendime dair duyduğum en güzel cümleydi. Kendisi bana sarfettiği bu cümleyle bana çok büyük sorumluluklar yükledi elbet, lakin ben de ne zaman bulutsuz bir gece gökyüzüne baksam, çobanyıldızımı bulup İstanbul öyküleri anlatıyorum kendisine...

Cadde-i Kebir

Bu sabah Taksim Meydanı'ndan İstiklal Caddesi'ne tam girmiştim ki, aklıma yıllar önce okuduğum bir yazı geldi. Yazı, Cadde-i Kebir'den 24 saat insan manzaralarıydı, salep satıcılarıyla başlayan konyakla biten bir gün. Sabah işe varınca internette yazıdan anımsadıklarımı arattırsam da, Google beni mutlu edecek sonuçlar çıkarmadı. Eve dönünce hemen kütüphaneme daldım, kütüphanemin mütevazi  İstanbul Kitaplığı bölümünden sonunda buldum aradığım makalenin bulunduğu kitabı: Sula Bozis kaleminden İstanbul Lezzeti İstanbullu Rumların Mutfak Kültürü. Kitaba öyle dalmışım ki, zaman nasıl geçti anlamadım. İleride kitapta yer alan mandalina likörü tarifinden, Tokatlıyan Oteli hikayelerine kadar hepsini burada paylaşacağım. Ama şimdi lafı  benim başta anımsadığım yazıya getireyim efenim. İşte birçoğumuzunun gününün, takriben 100 yıl önceki hali...

Haftalık Apola dergisinde yayımlanan bir dizi makale aracılığıyla 1915 İstanbul’una hayali bir yolculuk yapıp Cadde-i Kebir’de bir apartmanın birinci kattaki penceresinden etrafi izleyerek, imparatorluk başkentinin en merkezi caddesinde 24 saat geçirmek ilginç olacaktır:

Sabahın ilk ışıklarıyla Cadde-i Kebir’imiz yayaları kabul etmek için yıkanıyor, temizleniyor, süsleniyor. Kaldırımlardan ilk geçenler emekçilerdir. Şehrin kenar mahallelerinden Galata’ya inmek veya karşıya geçmek için akın ediyorlar… Bunlarla birlikte süt, francala, salep satan seyyar satıcılar da beliriyor. İsteyene, 20 paraya sıcak bir içecek veriyor.

Zaman ilerliyor. Sahne değişiyor… Sıra dükkanların kepenklerini gürültüyle açan hamallara geldi… Şimdi cadde pürtelaş yürüyen insanlarla dolup taşıyor. Aa! Bunlar sadece erkek değilmiş! Aralarında şık giyimli, yakışıklı gençlerle zarif ve neşe dolu genç kızlar da var. Tatavla’nın kenar mahallelerinde veya Bülbüldere’deki izbelerde oturan bu kızların işçi olmalan önemli değil. Şu anda hepsi birer hanımefendi… işlerine geç kalmamak için koşuyorlar. Biraz önce gördüğümüz kız, şimdi çalıştığı atölyede, hemen siyah önlüğünü giymiş, elindeki iğne mekik gibi çalışıyor. Genç erkek ise bürodaki yazıhaneye oturmuş, muhasebe defterine eğilip hesap yapıyor veya kumaşları metreyle ölçüyor.

Saat sabahın dokuzu. Tezgâhtarların yerini şimdi banka memurlan, tüccarlar, büro müdürleri ve dükkân sahipleri alıyor. Genellikle bu saatlerde Cadde-i Kebir’in kaldınmlarından ilk gençliklerini geride bırakmış erkekler geçer.

Saat on oldu. Şimdi cadde güzel hanımlarındır.. Hanımefendiler eşlerini işe, çocuklarını da okula gönderdikten sonra, hizmetçiye günlük iş programını verir. Tayyörünü giyer, kısa manşonunu alır ve Cadde-i Kebir’deki büyük dükkânlardan alışverişe çıkar.

Hanımefendinin Galata veya İstanbul’da çalışan kocası öğleyin yemeğe eve gelmez. Ya en yakın lokantaya gider veya evden getirdiği sefer tasındaki yemeği yer. Bu nedenle kendi de öğle yemeğini atlatıp, acele etmez, kendini alıverişe verir. … Şimdi de, öğle tatili nedeniyle Cadde-i Kebir'den geçen okul öğretmenlerine rastlarız. Çorbalarını çabucak içebilmek ya da evlerinde acele tarafından bir pirzolayı mideye indirmek veya Galata’daki bir lokantada yemek yiyebilmek için acele ederler.

İki saat sonra nihayet alışverilerini tamamlayan hanımefendiler Cadde-i Kebir’i terk eder, ancak bu sefer de sahneye etrafi görmek ve görülmek için pastanelerde oturan başka hanımlar çıkar. Öğleden sonraları Cadde-i Kebir, adeta bir buluşma yeri, bir güzellik ve cazibe gösterisi platformu, tanışmak için ilk adımdır. Kızlarının güzelliğine güvenen anneler, onları süsleyip modaya uygun son model elbiselerle giydirip, öğle sonrası ziyaretlerinden önce Cadde-i Kebir’de şöyle beş-altı tur attırırlar.


Bütün bu sahne, saat beşe kadar devam eder. Saat altıda cadde tekrar halka açılır, terziler, şapkacılar, vantezler (tezgâhtarlar), küçük memurlar, işçiler hep bu saatte paydos eder. İşçi kalabalığı evlerine dönerken, gençler ve genç pozunda bekâr orta yaşlılar, sabah terziye veya güzel tezgâhtara verdikleri randevu için sabırsızlıkla yolları gözler. Diğer yandan saygın bir yığın aile reisi, iş çıkışı, birahanede dostlarıyla buluşup üç tek atıp sohbet edeceklerdir.

Bu saatte caddenin bütün birahane ve meyhanelerinin dolu olduğunu göreceksiniz. Bu, semt meyhanelerinin boş olduğu anlamına gelmez. Başka yerde five-o’clock tea içilir, burada ise “akşamcılık” geçerlidir.

Bu arada saat ilerlemiştir. Artık aile reislerinin eve dönme zamanıdır. Bekâr olanlar ise lokantalara gider.

Artık Cadde-i Kebir’de hanımlara rastlanmaz, kapalı dükkanlarının yalnız vitrinleri ışıldar. Az sonra orta malı, etini satan hayat kadını ortaya çıkacak, başında şapkası, kışkırtıcı yürüyüşüyle Cadde-i Kebir’de dolanacak.

İstanbullu Rumlar genelde sabahçı değildir. İyi tiyatro oyununu kaçırmaz. Şu sıralar sinemaları dolduruyorlar. Bu eğilim, saat dokuz civarında Cadde-i Kebir’i tekrar canlandırır. Baloların veya büyük sosyete toplantılarının yapıldığı akşamlar, başkent aristokrasisi caddeden arabalarıyla geçer.

Şimdi saat onbuçuk. Caddeden geçenler azalıyor. Birahanelerde hala tek tük müşteri var. Kahvehanelerde oturanlar daha fazla.

Şimdi on bir buçuk. Cadde-i Kebir bir an için canlılık kazanıyor. Sinemalar boşalıyor. Birçok grup, pastane ve muhallebi salonları önünde duruyor. Konyak eşliğinde bir pasta ya da sütle birlikte tavuk göğsü yemenin tam zamanı. Cadde-i Kebir yarım saat için yeniden hareketlenir, ta ki bu gruplar da dağılıp cadde boşalana kadar. Şimdi caddeden geçenler, geç kalmış tek tük gececiler, gece bekçileri ve polisler…

İstiklal Caddesi'nin Güzeli

O, Beyoğlu İstiklal Caddesi’nin en tanınmış simalarından biri. Kendisini Galatasaray mevkiinde, özellikle Aznavur Pasajı, Hazzo Pulo geçiti önünde görmeniz mümkün.

Kendisi gölgelerin peşindedir, gölge gördü mü değmeyin keyfine. Uyudu mu, uyandıramazsınız gölge serinliğinde. Şirketten bir arkadaşımın Sehpa ismini koymasıyla bizim cemiyette bu hanım kızımızın ismi Sehpa! Zigon adeta rengiyle...

Sevdirdiğinde kendisi dönemez ilk haline bizim kızımız, öyle de etine dolgunuzdur hani. Sevinince zıplamaya çalışır, bir buçuk santim kadar yükselebilir yerden…

Sehpa, kimselere havlamaz; sevilsinsindir ve İstiklal Caddesi’nin sevdiği köşelerinde gölgede uyusundur derdi.
Bu arada öğrendiğime göre ona “fıçı” ya da “çirkinler prensesi” de deniliyormuş.

Sabahları Hazzo Pulo’nun içinde kendisine poğaça veriliyor, bir de yaz akşamları Hazzo Pulo’da iş çıkmazsa Nevizade’ye gidiyor hanımefendi. Bir sabah da kendisini Hazzo Pulo’da kilitli görmüştüm, sanırım gece uzun olmuş kendisine sızmış içerde bir yerlerde...

Kıssadan hisse Sehpa bu, herkesin ilgisini çeker, siz de oradan geçerken bir bakın etrafınıza, Sehpa her an bir yerlerden çıkabilir.