Bildim bileli sonbahar benim mevsimim olmuştur. Okul zilinin çalmasını heyecanla beklemiş küçük kız çocuğuna da bu yakışır zaten. Okulların açılmasının yanı sıra, özlenen okul arkadaşlarıyla tekrar buluşmak, sezonu açacak tiyatrolardan annemin alacağı biletleri beklemek, e tabii mandalinaların da sebze & meyve halinde yerini bulacak olmasının da bu sevinçte payları büyüktü...
Mevsim yine oldu sonbahar, yine içimde o yaşlar kadar olmasa da umutlu sevinç tohumları. Tamam, bunun İtalya tatilinden (İtalya'yı ayrıca yazacağım) yeni dönmemin de etkisi olabilir ama yaprakların bile renginden belli işte sonbaharın güzelliği...
Herkesin mevsimi kendine tabii ama benim sonbaharım; kültür-sanat sezonunun açılması, trekking / kamp rotaları, yeni göreceğim memleketler, Filmekimi filmleri, Bach günleri, okumayı bekleyen kitaplar, yazmak istediğim İstanbul gezentisi yazılarıyla dolu olacak gibi. (Tamam son maddede pek başarılı değilim...)
Uyanışın, hesaplaşmanın, hüznün, yaratıcılığın, başlangıca gebe sonların mevsimine güzellemeler yetmez elbet ama son olarak şiirin de mevsimi sonbahar derim ve sözü sevdiğim şairlere bırakırım.
"...Ben hangi kelimeye açsam ağzımı
Ben hangi kelimeyi nereye koysam
Bir sonbahar konaklar sesimde."
Birhan Keskin
"...Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim."
Turgut Uyar
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Home » Posts filed under gezi
Uyuyunca Geçmiyor
Uykudan önce insanın aklına türlü türlü şeyler gelir. Onlar, sanki bir ritüel gibi tam da o anlarda sizi yoklar, sizi oradan oraya sürükler, sonra da düşünme girdaplarına sokup, girdaplarda kaybolup sızmanızı salık verirler. Benim başım da yastıkla hasbihale girdiğinde hep aklıma, lise çağlarında edebiyat aşkıyla kavrulduğum dönemlerde Tezer Özlü'nün sayesinde tanıdığım Pavese'den bir alıntı gelir:
“Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek.”
Korkmayın, içinden çıkılamayacak sorunlarım, deva bulunamayacak dertlerim yok, sıkıntılar aşağı yukarı hepimizde aynı! Hepimiz derken, anlayın işte: duyargaları açık olanlar.
Yalnız bu son yıllarda yaşanılanlar, duygu durumumuzu, alışkanlıklarımızı, zaman tüketimimizi fark etmesek de çok etkiledi. Her yeni güne uyandığımızda, bugün ne olacak acaba diye korku dolu gözlerle sorar olduk ve hatta bugün bir yerlerde bizim ruhumuz duymadan ne acılar yaşanacak, ne düzenbazlıklar çevrilecek kaygısıyla...
Yüreklerimiz büklüm büklüm, sinirlerimiz laçka, umutlarımızın şarjı bitmeye yüz tutmuş, kaygılı halet-i ruhiyeler içersindeyiz. En azından eskisinden daha fazla...
İnsan için, hayvan için, mahalle için, tarih için, nehirler, dağlar, yaylalar için, kültür & tabiat varlıklarının işte tümü için, sanat için, adalet için, çocuk için, eğitim için, geçmişimiz ve geleceğimiz için parça parça oluyoruz. Parça parça olmakla da kalmayıp "suçlu" oluyoruz.
Bugün -sanırım artık dün demeliyim- 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin yasa tasarısı ve teklifiyle ilgili Meclis Çevre Komisyonu toplantısı vardı. Burada uzun uzadıya yazacak ne ezberim, ne de mecalim var. Sosyal medya vs.'den gördüğünüz üzere, resmen hayvan katliamına dönüşecek yasa tasarısı, hayvan deneyleri, sokak köpeklerinin yok edilmesi (malum fazla yer kaplıyorlar, uyudukları yerlere belediye çay bahçeleri ya da binalar dikilebilir) gibi başlıklardan oluşuyordu. Toplantı sonucunu merak edenler buradan okuyabilir, bitti mi hayır, mücadeleye devam!
Yeryüzünün sadece kendisine ait olduğuna inanan insanoğulları size de "zavallı" gelmiyor mu? Maalesef ki, o zavallılar içinde umudumuzu kaybetmeden yaşamak için çırpınıyoruz. Ama elbette ki umut var, umut işte tam da şu yavru köpeğin gözlerinde...
“Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek.”
Korkmayın, içinden çıkılamayacak sorunlarım, deva bulunamayacak dertlerim yok, sıkıntılar aşağı yukarı hepimizde aynı! Hepimiz derken, anlayın işte: duyargaları açık olanlar.
Yalnız bu son yıllarda yaşanılanlar, duygu durumumuzu, alışkanlıklarımızı, zaman tüketimimizi fark etmesek de çok etkiledi. Her yeni güne uyandığımızda, bugün ne olacak acaba diye korku dolu gözlerle sorar olduk ve hatta bugün bir yerlerde bizim ruhumuz duymadan ne acılar yaşanacak, ne düzenbazlıklar çevrilecek kaygısıyla...
Yüreklerimiz büklüm büklüm, sinirlerimiz laçka, umutlarımızın şarjı bitmeye yüz tutmuş, kaygılı halet-i ruhiyeler içersindeyiz. En azından eskisinden daha fazla...
İnsan için, hayvan için, mahalle için, tarih için, nehirler, dağlar, yaylalar için, kültür & tabiat varlıklarının işte tümü için, sanat için, adalet için, çocuk için, eğitim için, geçmişimiz ve geleceğimiz için parça parça oluyoruz. Parça parça olmakla da kalmayıp "suçlu" oluyoruz.
Bugün -sanırım artık dün demeliyim- 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin yasa tasarısı ve teklifiyle ilgili Meclis Çevre Komisyonu toplantısı vardı. Burada uzun uzadıya yazacak ne ezberim, ne de mecalim var. Sosyal medya vs.'den gördüğünüz üzere, resmen hayvan katliamına dönüşecek yasa tasarısı, hayvan deneyleri, sokak köpeklerinin yok edilmesi (malum fazla yer kaplıyorlar, uyudukları yerlere belediye çay bahçeleri ya da binalar dikilebilir) gibi başlıklardan oluşuyordu. Toplantı sonucunu merak edenler buradan okuyabilir, bitti mi hayır, mücadeleye devam!
Yeryüzünün sadece kendisine ait olduğuna inanan insanoğulları size de "zavallı" gelmiyor mu? Maalesef ki, o zavallılar içinde umudumuzu kaybetmeden yaşamak için çırpınıyoruz. Ama elbette ki umut var, umut işte tam da şu yavru köpeğin gözlerinde...
Etiketler:
Edebiyat
,
gezi
,
Hayat
,
hayvan hakları
,
siyaset
,
sokak hayvanları
Geçen yıl neler oldu?
Son yazımdan bu yana neredeyse 1 yıl oldu, neler oldu bu kadar zamanda? Kişisel tarihimin en hareketli, en büyük kararlar verdiren, pek gezen, pek film izleyen ve pek direnen bu geçen yıldan fotoğraflarla bir potpuri yapmak istedim, buralardan uzak olduğum geçen 1 yıldan kalan kareler...
| Sergiler, filmler, tiyatrolar bu şehrin ruhudur dedim gezdim, durdum. Salt Karaköy, Ocak'13 |
| Belçika Ghent sokaklarında böyle manzaralar var ki, bu kadar bira tüketilen bir kentte bu çok normal. |
| In Bruges filmini sevenler, Bruges'e kesin gitmeli, masal gibi bir kent. |
| Amsterdam'a gidecekseniz hava durumuna dikkat, bu manzaraya karşı ayazda burnunuz donabilir. |
| Emek Sineması'nın son eylemlerinden birinde, sinemaya giren arkadaşlar eski biletleri bizlere dağıtmıştı. İçim sızlıyor hala... |
| Karaköy yolunda eski ofiste baktığımız güzellerden biri, nerelerde uyuyordur kim bilir ;) |
| Gezi günlerinden sloganlar... |
| Temmuz'un son günleri 9,5 yıllık işimden ayrıldım. Asistanım Eric Cartman benden ayrıldığına biraz üzgün, bense biraz buruk ama yeni heyecanlarla, yeni yollarımıza çıktık. |
| İşten ayrıldıktan sonra hemen gezentiliğe vurdum kendimi, ilk durak Bozburun... |
| Tatilde herkes uykudayken, sabah yürüyüşü yapmaya bayılırım. Hele de manzara böyleyse: Ovabükü - Palamutbükü arası, Datça. |
| Sonraki durak Akyaka, Azmak Deresi'ndeki kuartet de direniyor. #direnakyaka |
| Yollar Foça'ya götürdü bir ara, bu da oranın gediklisi. |
| Karaburun! Rüzgarlı güzellik... Gitmeli, görmeli, deniz ürünlerini götürmeli ;) |
| Başka planlar içindeyken, uzak yerlere gidecekken, kaldım yine bu şehirde. Yalnız eve çıktım, çılgın teneke kutu kolleksiyonum da benimle... |
| İlk esaslı komşum! |
| Kamplara, yürüyüşlere devam, geçen haftalarda Çubuk Göl'den sabah manzarası. |
| Finalde de yine Çubuk Göl'den renkli rüyalar fotoğrafı... |
Merak edenler için:
- Geçen yıl da aşık olmadım!
- Güney Amerika'ya gidemedim.
- IMDB Top 250 listesinde hala izlemediğim filmler var.
- Bu yaşıma geldim hala titiz annenin, çok eşyalı pasaklı kızıyım.
- Arjantin Tango konusuna eğilemedim. Basic steplerde kaldım.
- Hala fazlasıyla yufka yürekliyim, her insana değer verilmeyeceğini öğrenemedim.
- Anneannem: Yemek dualarında bana uygun gördüğü damadın özelliklerini basına açıkladı.
- Dostlarım, biriciklerime yeterli zamanı ayıramıyorum, 24 saat hala yetmiyor!
- Ve hala bildiğiniz Polyanna'yım!
Üzüm, incir, zeytine yolculuk
Geçtiğimiz hafta, 30 Ağustos'u fırsat bilip, 4 günlüğüne de olsa firar ettim. Yol arkadaşım ise, uzun süredir o ve bu sebeplerden yol yapmamış annemdi. Bir anda çıktı eylem fikri, dedim ona: "Şurası, burası, nereye gitmek istersin?" Dedi ki: "Ege'ye götür beni, okuduğum okulları, çocukluğumu yaşadığım yerleri görmek istiyorum." Ve böylece 4 günlük bir planla küçük bir Ege yolculuğuna çıktık, işte bu yolculuktan buraya düşenleri fazlaca vakit kaybetmeden dilim döndüğünce yazıyorum. Malum vakit geçti mi, yazamıyor insan, zaman ayıramıyor, son zamanlardaki yazamamazlığım biraz da bundan...
Annemler, tahsil için 60'lı yıllarda İstanbul'a gelmiş. Dedemin öğretmenliğinden mütevellit kah Alaşehir, kah Salihli'de yaşamışlar. Bundan dolayı da yolculuğumuzun yani ilk günümüzün durağı Alaşehir'di, antikitedeki adıyla Philadelphia! Nine, anneanne, anneyle büyüdüğümden, eski hikayeler, savaş anıları masal oldu çocukluğumda. İşte bu masalların geçtiği topraklara ilk kez gitmek beni de -annemin heyecanıyla kıyas kabul etmez ama- heyecanlandırdı. Yolculuk boyunca, iki yanda üzüm bağlarını, bağ evlerini -orada bağ evlerine kule deniliyormuş- görmek, toplanan üzümlerin sergi yerlerinde kurumaları için güneşe teslim edilmesine şahit olmak harikaydı. Yol bitti, vardık Alaşehir'e.
Annemin 35 yıl önce buraya en son geldiğini düşünürseniz, yaşadığı caddeyi bulmak çok kolay olmadı. Yaşadığı ev koca bir apartman olsa da, onun anlattıklarıyla hayal etmeye çalıştım. Eskiden İstasyon Caddesi olan bu mevkii, Sevgi Yolu olmuş! Yol boyu eski Anadolu sivil mimari örneklerini tek tük görmek mümkün. Gördükçe annemi dürtüp, "Bunu anımsıyor musun?"u kaç kez dedim anımsamıyorum. Şirin bir kasaba, huzurlu, temiz... Ege bölgesi antik dünyasından bildiğimiz -misal Bergama- ızgara plan kasabada hakim. Bir gün dahi olsa, sokaklarda dolaşmak, evleri incelemek ve akabinde annemlerin yaşadığı yıllardaki halini gözümde canlandırmak keyif vericiydi.
Alaşehir'de hala anneannemin küçük bir üzüm bağı var, bağa bir dostları bakıyor yıllardır. Anneannem de, tüm yıl oradan gelecek kuru üzümü, pekmezi bekliyor, toprak böyle bir şey sanırım. İşte o bağa gittik, annemlerin tüm yaz mevsimini geçirdiği, türlü hikayelerini dinlediğim, üzümü ondan ötürü sevdiğim bağa... Tam bağ bozumu zamanıydı, üzümler toplanıyor, seriliyor, kurutuluyordu. Bir salkım da olsa bağdan üzüm koparmak, asma yapraklarına dokunmak, çocukluk masallarımın gerçek olması gibi bir şeydi...
Philadelphia antik kentinin muhtemelen akropolü konumunda olan şimdiki Toptepe, pek "ala" şehri tepeden görmenizi sağlayacak yükseklikte çamlar içinde bir yer, Bozdağlar'ı seyreylemek mümkün. İşte ninemin anlattığı Kurtuluş Savaşı hikayelerinde burası hep geçerdi, Toptepe'den çıkıp günlerce Uşak'a yürümeleri...
Ertesi gün istikamet Salihli'ydi, orayı çok sevmedim. Bu canım Gediz Ovası, adeta küçük bir şehir, her yanda yeni lüks olma çabalı beton yığınları... Sardes'e de zamansızlıktan gidememek koyunca, burada Salihli'den bahsetmenin çok anlamı yok diye düşünüyorum. Salihli'den çıktık yola, 3. durak Ayvalık.
Havasıyla, suyuyla, denizi rüzgarıyla Kuzey Ege ne güzel bir muhitimizdir hep derim. Son iki gün Cunda ve Ayvalık semalarında geçen bu firar eylemimizde sokaklarda düşme tehlikesi pahasına da olsa evlere bakmak, Ege'nin serin hatta üşümüş sularında kulaç atmak, incire ve üzüme doymak pek iyi geldi bana ve hatta benden çok anneme. İyi ikili olduk, zaten kafalar aynı olunca beraber çıkacağımız çok yolumuz var diye düşünüp, yeni eylem planlarına dahi daldık.
Ne dinlendi? Astor Piazzolla ve Kings of Convenience ağır bastı. Ne okundu? İletişim Yayınları, Çağdaş Türk Edebiyatı serisinden bir ilk kitap: Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... Sıcacık öyküler, tam da bizim dönemin çocukluğuna dair. Emrah Serbes'in "Erken Kaybedenler"inde bozkırdaydık M.Ü.Eriş'in öykülerinde Marmara'dayız...
Kıssadan hisse; zeytin, üzüm, incir diyarında gezdim de geldim. Eylül de geldi, ne de güzel geldi, diyorum şu ağaçların dökülen yapraklarını hiç temizlemeseler...
Annemler, tahsil için 60'lı yıllarda İstanbul'a gelmiş. Dedemin öğretmenliğinden mütevellit kah Alaşehir, kah Salihli'de yaşamışlar. Bundan dolayı da yolculuğumuzun yani ilk günümüzün durağı Alaşehir'di, antikitedeki adıyla Philadelphia! Nine, anneanne, anneyle büyüdüğümden, eski hikayeler, savaş anıları masal oldu çocukluğumda. İşte bu masalların geçtiği topraklara ilk kez gitmek beni de -annemin heyecanıyla kıyas kabul etmez ama- heyecanlandırdı. Yolculuk boyunca, iki yanda üzüm bağlarını, bağ evlerini -orada bağ evlerine kule deniliyormuş- görmek, toplanan üzümlerin sergi yerlerinde kurumaları için güneşe teslim edilmesine şahit olmak harikaydı. Yol bitti, vardık Alaşehir'e.
| Ayakta kalan son evlerden, Alaşehir |
| Taneli güzellik |
Philadelphia antik kentinin muhtemelen akropolü konumunda olan şimdiki Toptepe, pek "ala" şehri tepeden görmenizi sağlayacak yükseklikte çamlar içinde bir yer, Bozdağlar'ı seyreylemek mümkün. İşte ninemin anlattığı Kurtuluş Savaşı hikayelerinde burası hep geçerdi, Toptepe'den çıkıp günlerce Uşak'a yürümeleri...
| Toptepe'den... |
| Kanadı kırık kapılar, Cunda |
| Ruhların evi, Ayvalık |
| İğde ağaçları ne güzeldir, Cunda |
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)

