Datça, ne güzeldir şimdi...
"Bazen rüzgarın saçımı dağıtmasına, yağmurun
yüzümü ıslatmasına, birilerinin kalbimi kırmasına izin veririm. Sonra;
saçımı toplarım, şemsiyemi açarım, kalbimi kapatırım. Hepsi bu." Can
Yücel
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Home » Posts filed under Edebiyat
Bir Hişt Sesi Gelmedi mi Fena...
Sevdiğim adamlar, şu hayatta en çok sevdiğim yazarları ve dostlarımı kıskandı. Oysa bilselerdi onlar olmasa ben olmazdım...
Sait Faik ve Burgazada, blogdaki birkaç yazımı okuyanların bile anlayabileceği gibi kıymetlimdir. 7-8 yaşlarında tanıştığım ve hala okurken o yaşlardaki heyecanımı hissettiren büyük bir edebiyatçıdır kendisi, ama aslolan insandır, dürüsttür, önce de kendisine.
| En sevdiğim fotoğraflarından biri, müzenin bir odasının duvarında... |
Dün 5-6 aylık ayrılıktan sonra yine oradaydım, evine uğradım, ufak da olsa konservasyonuna elimin değdiği, yüreğimin değdiği masasında bir saygı duruşu yaptım, sonra çatı katındakı ayrılan bölümde mektubumu yazdım, bahçesindeki ağaçlardan olgunlaşmış armutlardan yedim, içimden hikayelerini okuyup, ıslık çaldım... Sonra bir "Hişt hişt" duydum; sonra öteden bir daha, bir o yandan, bir bu yandan hişt hişt... Gökyüzünden, saçlarımdan, ağaçtan, kargadan, begonvilden, taşlar arasından fırlayan ottan. Sonra dedim ki, eve gidince hep beraber okuyalım bu güzel öyküsünü...
Hişt Hişt
"Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın
çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak
traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz
olması, pekala bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye?
Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi
kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
-Hişt,dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
-Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi
hişt hiştdiye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
- Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
- Merhaba hemşerim, dedi.
- Ooo! Merhaba! Dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
-Buyur beğim, dedi.
-Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
- Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
- Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
- İyi değil, dedi.
- Baklayı ne zaman keseceksin?
- Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi
hiştdedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
- Kuşlar olmalı, dedim.
- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
- Yıkattın mı?
- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
- Çocuklar nasıl? diye sordum.
- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!
- Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
- Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
- Sen değil misin hişt hişt diyen?
- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!"
Sait Faik Abasıyanık /Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954)
| İşte o masa! Daha neler neler düşünüp, denize baktı acaba? |
Uyuyunca Geçmiyor
Uykudan önce insanın aklına türlü türlü şeyler gelir. Onlar, sanki bir ritüel gibi tam da o anlarda sizi yoklar, sizi oradan oraya sürükler, sonra da düşünme girdaplarına sokup, girdaplarda kaybolup sızmanızı salık verirler. Benim başım da yastıkla hasbihale girdiğinde hep aklıma, lise çağlarında edebiyat aşkıyla kavrulduğum dönemlerde Tezer Özlü'nün sayesinde tanıdığım Pavese'den bir alıntı gelir:
“Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek.”
Korkmayın, içinden çıkılamayacak sorunlarım, deva bulunamayacak dertlerim yok, sıkıntılar aşağı yukarı hepimizde aynı! Hepimiz derken, anlayın işte: duyargaları açık olanlar.
Yalnız bu son yıllarda yaşanılanlar, duygu durumumuzu, alışkanlıklarımızı, zaman tüketimimizi fark etmesek de çok etkiledi. Her yeni güne uyandığımızda, bugün ne olacak acaba diye korku dolu gözlerle sorar olduk ve hatta bugün bir yerlerde bizim ruhumuz duymadan ne acılar yaşanacak, ne düzenbazlıklar çevrilecek kaygısıyla...
Yüreklerimiz büklüm büklüm, sinirlerimiz laçka, umutlarımızın şarjı bitmeye yüz tutmuş, kaygılı halet-i ruhiyeler içersindeyiz. En azından eskisinden daha fazla...
İnsan için, hayvan için, mahalle için, tarih için, nehirler, dağlar, yaylalar için, kültür & tabiat varlıklarının işte tümü için, sanat için, adalet için, çocuk için, eğitim için, geçmişimiz ve geleceğimiz için parça parça oluyoruz. Parça parça olmakla da kalmayıp "suçlu" oluyoruz.
Bugün -sanırım artık dün demeliyim- 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin yasa tasarısı ve teklifiyle ilgili Meclis Çevre Komisyonu toplantısı vardı. Burada uzun uzadıya yazacak ne ezberim, ne de mecalim var. Sosyal medya vs.'den gördüğünüz üzere, resmen hayvan katliamına dönüşecek yasa tasarısı, hayvan deneyleri, sokak köpeklerinin yok edilmesi (malum fazla yer kaplıyorlar, uyudukları yerlere belediye çay bahçeleri ya da binalar dikilebilir) gibi başlıklardan oluşuyordu. Toplantı sonucunu merak edenler buradan okuyabilir, bitti mi hayır, mücadeleye devam!
Yeryüzünün sadece kendisine ait olduğuna inanan insanoğulları size de "zavallı" gelmiyor mu? Maalesef ki, o zavallılar içinde umudumuzu kaybetmeden yaşamak için çırpınıyoruz. Ama elbette ki umut var, umut işte tam da şu yavru köpeğin gözlerinde...
“Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçecekmiş gibi gelecek. Kaç yaşında olursan ol, uyuyunca geçmeyecek.”
Korkmayın, içinden çıkılamayacak sorunlarım, deva bulunamayacak dertlerim yok, sıkıntılar aşağı yukarı hepimizde aynı! Hepimiz derken, anlayın işte: duyargaları açık olanlar.
Yalnız bu son yıllarda yaşanılanlar, duygu durumumuzu, alışkanlıklarımızı, zaman tüketimimizi fark etmesek de çok etkiledi. Her yeni güne uyandığımızda, bugün ne olacak acaba diye korku dolu gözlerle sorar olduk ve hatta bugün bir yerlerde bizim ruhumuz duymadan ne acılar yaşanacak, ne düzenbazlıklar çevrilecek kaygısıyla...
Yüreklerimiz büklüm büklüm, sinirlerimiz laçka, umutlarımızın şarjı bitmeye yüz tutmuş, kaygılı halet-i ruhiyeler içersindeyiz. En azından eskisinden daha fazla...
İnsan için, hayvan için, mahalle için, tarih için, nehirler, dağlar, yaylalar için, kültür & tabiat varlıklarının işte tümü için, sanat için, adalet için, çocuk için, eğitim için, geçmişimiz ve geleceğimiz için parça parça oluyoruz. Parça parça olmakla da kalmayıp "suçlu" oluyoruz.
Bugün -sanırım artık dün demeliyim- 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin yasa tasarısı ve teklifiyle ilgili Meclis Çevre Komisyonu toplantısı vardı. Burada uzun uzadıya yazacak ne ezberim, ne de mecalim var. Sosyal medya vs.'den gördüğünüz üzere, resmen hayvan katliamına dönüşecek yasa tasarısı, hayvan deneyleri, sokak köpeklerinin yok edilmesi (malum fazla yer kaplıyorlar, uyudukları yerlere belediye çay bahçeleri ya da binalar dikilebilir) gibi başlıklardan oluşuyordu. Toplantı sonucunu merak edenler buradan okuyabilir, bitti mi hayır, mücadeleye devam!
Yeryüzünün sadece kendisine ait olduğuna inanan insanoğulları size de "zavallı" gelmiyor mu? Maalesef ki, o zavallılar içinde umudumuzu kaybetmeden yaşamak için çırpınıyoruz. Ama elbette ki umut var, umut işte tam da şu yavru köpeğin gözlerinde...
Etiketler:
Edebiyat
,
gezi
,
Hayat
,
hayvan hakları
,
siyaset
,
sokak hayvanları
Bir gün belki...
Erken Kaybedenler
Bilenbilir, sıkı bir Behzat Ç. sevdalısıyım. Behzat Amirim, Pazar akşamlarını ve Ankara’yı bile sevdirdi bana, o derece. Lakin konumuz Behzat Ç. değil, yazarı Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler öykü kitabı. Aylardır kelam edesim vardı, hatta bir yere de not etmiştim ama şimdiymiş zamanı.
Emrah Bey kardeşim, “Romanlarımı çalışarak, bu kitabı ise ruhumla yazdım” diyor. Okura da bu öyle geçiyor ki, okuduktan sonraki bu 4-5 ay içersinde kime okuttuysam benimle aynı düşüncede. Arada dönüp dönüp okuyacağım bir öykü kitabım daha oldu ya, çok yaşa çok yaz: Emrah Serbes!
Cemil Meriç'ten "Acılar hatıralaşınca güzelleşir." alıntısıyla başlar sekiz öykülük “sır”larla bezeli Emrah Serbes güzellemesi. Sanırım kendisiyle aynı yaşlarda olduğumuzdan, öyküleri okurken öyle tanıdık cümleler, öyle tanıdık duygular yaşadım ki, bu da iyi bir yazar okumaktan öte bana sinemasal bir dünya yaşattı.
Ben kız çocuğuyken de erkek çocukların dünyasına hiç yabancı olmadım. Benden 3 yaş büyük bir ağbimin olması, onun erkek arkadaşları ve mızmız kız çocuklardan çok erkek çocuklarla arkadaşlık etmeyi sevdiğimden dolayı hep onların dünyasındaydım.
Evde anneannemin annesinin -ninemin- diktiği toplarla basketbol oynamak, ev futbolunda kaleciliğimin ününün tüm komşular tarafından bilinmesi(!), ilk aşkımın Red kit olması, plastik kovboylar ve kızılderili oyuncaklarla hayallere dalmanın keyfini büyüdükçe daha çok yaşadım diyebilirim.
Kitaptaki gibi, plastik kamyon – kova ikilemi gibi seçim yapma zorunlulukları, anneannenin 3 aylık zamanları ve akabinde faturaların ödenmesi, etrafın 80 sonrası zararlı kitaplar saçmalığı, mahalle ağbileri, komşuların kızları - oğulları, unutmanın ağırlığı, babasızlığın ketumluğu ve daha niceleri hep yaşadığım ayrıntılar...
Bu sekiz öyküden, ilki “Hayatta kalma sanatını çok iyi bilen” 84 yaşındaki anneanne ve torunun hikayesi: Anneannemin Son Ölümü, kitabın ortalarındaki Denizin Çağrısı ve son öyküsü olan Kimi Sevsem Çıkmazı dönüp dönüp okuduklarım. Öykülerden fazla ipucu vermek istemiyorum ama birkaç alıntı eklemezsem inanın eksik kalırdı... Alın ve hemen oturup okuyun derim, bakalım sizin dönüp dönüp okuduklarınız hangileri olacak?
“Erken Kaybedenler... Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu...”
Denizin Çağrısı'dan:
"Unutmanın acısı ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip, alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder."
Anneannemin Son Ölümü'nden:
"Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve bir milyon sene sonra bir milyon insan arasında da görsen, ha işte o dersin.”
“Münakaşa edemeyecek kadar kırılmıştı kalbim.”
Emrah Bey kardeşim, “Romanlarımı çalışarak, bu kitabı ise ruhumla yazdım” diyor. Okura da bu öyle geçiyor ki, okuduktan sonraki bu 4-5 ay içersinde kime okuttuysam benimle aynı düşüncede. Arada dönüp dönüp okuyacağım bir öykü kitabım daha oldu ya, çok yaşa çok yaz: Emrah Serbes!
Cemil Meriç'ten "Acılar hatıralaşınca güzelleşir." alıntısıyla başlar sekiz öykülük “sır”larla bezeli Emrah Serbes güzellemesi. Sanırım kendisiyle aynı yaşlarda olduğumuzdan, öyküleri okurken öyle tanıdık cümleler, öyle tanıdık duygular yaşadım ki, bu da iyi bir yazar okumaktan öte bana sinemasal bir dünya yaşattı.
Ben kız çocuğuyken de erkek çocukların dünyasına hiç yabancı olmadım. Benden 3 yaş büyük bir ağbimin olması, onun erkek arkadaşları ve mızmız kız çocuklardan çok erkek çocuklarla arkadaşlık etmeyi sevdiğimden dolayı hep onların dünyasındaydım.
Evde anneannemin annesinin -ninemin- diktiği toplarla basketbol oynamak, ev futbolunda kaleciliğimin ününün tüm komşular tarafından bilinmesi(!), ilk aşkımın Red kit olması, plastik kovboylar ve kızılderili oyuncaklarla hayallere dalmanın keyfini büyüdükçe daha çok yaşadım diyebilirim.
Kitaptaki gibi, plastik kamyon – kova ikilemi gibi seçim yapma zorunlulukları, anneannenin 3 aylık zamanları ve akabinde faturaların ödenmesi, etrafın 80 sonrası zararlı kitaplar saçmalığı, mahalle ağbileri, komşuların kızları - oğulları, unutmanın ağırlığı, babasızlığın ketumluğu ve daha niceleri hep yaşadığım ayrıntılar...
Bu sekiz öyküden, ilki “Hayatta kalma sanatını çok iyi bilen” 84 yaşındaki anneanne ve torunun hikayesi: Anneannemin Son Ölümü, kitabın ortalarındaki Denizin Çağrısı ve son öyküsü olan Kimi Sevsem Çıkmazı dönüp dönüp okuduklarım. Öykülerden fazla ipucu vermek istemiyorum ama birkaç alıntı eklemezsem inanın eksik kalırdı... Alın ve hemen oturup okuyun derim, bakalım sizin dönüp dönüp okuduklarınız hangileri olacak?
“Erken Kaybedenler... Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu...”
Denizin Çağrısı'dan:
"Unutmanın acısı ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip, alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder."
Anneannemin Son Ölümü'nden:
"Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve bir milyon sene sonra bir milyon insan arasında da görsen, ha işte o dersin.”
“Münakaşa edemeyecek kadar kırılmıştı kalbim.”
Etiketler:
Edebiyat
,
Emrah Serbes
,
Kitap
Şiirin Arkeoloğu
Sanırım 7-8 yıl oldu onun ilk şiirini okuyalı hangisiydi anımsamıyorum. Ondan sonra tüm yazdıklarını takip etmeye başladım. O, Birhan Keskin. Çok şiir sevmem, tıpkı onun dediği gibi ihtiyaç dahilinde okurum, ruhum onun şiirine ihtiyaç duydu mu, zaten tüm sinyallerini verir.
Sabahın erken saatlerinden beri bir proje için çalışıyorum, eski bir defterimin kalan arka sayfalarını kullanmak için açtığımda işte bir şiir çarptı gözüme: Güneş Yıldız
"yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim?
zarif kardeşim benim,
seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.
sana yıldız sana güneş mi demeliyim,
günümde hayret gecemde hayret istedim
yer yer senin gibiyim ben yer yer kendim.
insan olan yerlerim çok ağrıyor,
olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim,
yerine bırak ben incineyim."
Sene 2005 ya da 2006, şirket o zaman Çağlayan'da. Kitabı bizim siteden almışım, yürüyorum o gün eve, kitap yanımda ve merakla okumak istiyorum. Sanırım henüz Şişli'ye gelmiştim, hemen etrafta kitabı okuyacak yer bulmaya çalıştım. Bir yere girdim, bir kahve söyledim ve Ba kitabı aktı. Tıpkı şairin su /şelale metaforunda olduğu gibi...
"Dilimde yarım bir hece gibi kalan babamın güzel hatırası için"diyordu ithaf kısmında. İthaf dahi, onun insan olan yerlerinin en kıymetli göstergesiydi. Defalarca şiirlerini okudum ve her defasında farklı anlamlara adım attım.
Biliyorum, dünya bu hızla dönerken, Birhan Keskin şiirine hep ihtiyacım olacak, beyaz giydiğim günlere inat içimdeki narı hep dürtecek...
Sabahın erken saatlerinden beri bir proje için çalışıyorum, eski bir defterimin kalan arka sayfalarını kullanmak için açtığımda işte bir şiir çarptı gözüme: Güneş Yıldız
"yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim?
zarif kardeşim benim,
seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.
sana yıldız sana güneş mi demeliyim,
günümde hayret gecemde hayret istedim
yer yer senin gibiyim ben yer yer kendim.
insan olan yerlerim çok ağrıyor,
olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim,
yerine bırak ben incineyim."
Sene 2005 ya da 2006, şirket o zaman Çağlayan'da. Kitabı bizim siteden almışım, yürüyorum o gün eve, kitap yanımda ve merakla okumak istiyorum. Sanırım henüz Şişli'ye gelmiştim, hemen etrafta kitabı okuyacak yer bulmaya çalıştım. Bir yere girdim, bir kahve söyledim ve Ba kitabı aktı. Tıpkı şairin su /şelale metaforunda olduğu gibi...
"Dilimde yarım bir hece gibi kalan babamın güzel hatırası için"diyordu ithaf kısmında. İthaf dahi, onun insan olan yerlerinin en kıymetli göstergesiydi. Defalarca şiirlerini okudum ve her defasında farklı anlamlara adım attım.
Biliyorum, dünya bu hızla dönerken, Birhan Keskin şiirine hep ihtiyacım olacak, beyaz giydiğim günlere inat içimdeki narı hep dürtecek...
Etiketler:
Birhan Keskin
,
Edebiyat
,
Şiir
Filmler, Kitaplar, Umutlar...
"Another Year" filmini izledim bugün. İster domates ol, ister balkabağı, ister insan... Filizlenirsin bazen, bazen yeşerir, meyve dahi verirsin, son hasatlar toplanır, kış gelir bazen toprak dinlendirilir. Ne olursa olsun mutlak yalnızlık bakidir, bunu Mike Leigh ustaca dillendirmiş filminde, ne çok ayrıntı ne çok ironi vardı. İletişimsizlik, samimiyetsizlik, aşksızlık, sevgisizlik, yaşlılık, ölüm etc. etc. etc. Neredeyse tüm film boyunca onların yanındaydım, daha yeni toparlandım diyebilirim. Filmden çıktıktan sonra pek sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin Noruvei no mori (İmkansızın Şarkısı) kitabının uyarlaması olan filmi 4 gün sonra izleyeceğimi anımsadım. "Umarım iyi bir uyarlamadır" diyerek günleri sayacağım kesin. Az önce bir kez daha filmin trailerini izledim sanki kitabı kadar iyi bir yapıt olmayacak gibi kuşkular düştü, bakalım bakalım...
"Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün, yeter... Bir bisküvi kutusunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de, pek sevmediklerin de, öyle değil mi? Ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana, yaşam bir bisküvi kutusu gibidir."
(Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı)
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)


