Dün ekşi fest 2014 kapsamında Manu Chao konseri'ndeydim. Hayatımda en eğlendiğim konser olan 2002 Manu Chao konseri bile yetecekken gitmeme, onunla yapılan bu röportajı da okuyunca konser yolunu tuttum.
Şunu söyleyebilirim, 2002 konserinden de fevkalade bir konser çıkaran dünya
insanı Manu, atom karınca, tutku bombası, ateş topuydu adeta. Bilen bilir aslında 53 yaşında kendisi, enerjisini insandan/paylaşımdan aldığı nasıl da belli. Bu adam gibiler yeryüzünde daha fazla olsa, buralar daha da çekilir bir yer olur kesin.
Konser çıkışında dediğim gibi bir daha geldiklerinde
zeytinyağlı yaprak sarması bile sarar kulise götürürüm, işte o kadar
güzel kendi ve grubu. Bu kadar mı hümanist, bu kadar mı coşkulu/tutkulu olunur? İnsan be! Üstüne üstlük müzik yapıyor. Hem de çok iyi yapıyor.
Konserde bir kayıt yapmadım ama konser boyu Gezi sloganlarını duymanızı isterdim. Bir yanda barkovizyonda geçen yıl Gezi direnişinden görüntüler akıp giderken, bir yandan da sahnede Manu Chao mikrofonla kalp atışlarını dinletip "Gezi'deydim" dedi. Biz de: "Her yer Taksim, her yer direniş" ve "Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!" diye karşılık verdik!
Kaçıranlar için gelsin, konser atmosferi bunun gibiydi işte...
Yüksek Lisans sevdamın ALES ayağında şifre sorunu yaşayınca, dün sabah işe gelmeden önce Mimar Sinan Üniversitesi'ne uğradım, hani Fındıklı'da olan canım binaya. Bina erken saatleri olduğundan bomboştu, bana merdivenlerde arkadaşlık eden bu patili dışında pek canlıya rastlamadım. Bu patili de heykeller arasında öyle gizemli öyle kendinden emin dolanıyordu ki, fotoğraflamadan geçemedim.
Bu fotoğraf, bu bina beni 90'lara götürdü desem, kısacası anı kolleksiyonumdan dün 90'lar çıktı işte. İlk aşklar, tiyatro yılları, uzun kadife pardesüm, anneannemden annemden aşırdığım kıyafetlerden tasarladığım Grunge zamanları, Seattle gruplarından şarkılar, sözler, Alkazar sineması, Fındıklı'da içilen biralar vs. derken dün tüm gün 90'lar dinledim. Güzeldi o zamanlar, çok da iyi gruplar dinlemiş, ruhumuzu doyurmuştuk.
İşte benim playlistimden düşen Runaway Train ile hepimize güneşli cumalar...
Son günlerde çok çok yetenekli Walk off the Earth grubuna takmış durumdayım. İsmi gibi kendi de güzel bu grup harika coverlar yapıyor. Bunlardan biri de Gotye şarkısı Somebody That I Used to Know. Öyle güzel söylüyorlar ki, hani adeta yanı başınızdalar.
Tek gitar, başında 5 kişi!
Dinleyin ve güzel bir haftaya başlayın ;)
Bu sabah bilgisayar başına oturdum, burada iki üç kelam edeyim dedim. Önce yazacağım bir filmdi, sonra oldu sergiler. Yazıyı yazarken, son çektiğim fotoğrafların klasörüne daldım, en sevdiklerime bakarken; düşünce balonlarımda fotoğraf altı yazıları oluştu, sonra o düşünce balonlarından müzikler fırladı, kitap yaprakları açıldı, sinema perdesi aralandı, arkeoloji müzesi salonlarının kapıları açıldı. Böyle bir yolculuğa çıkmışken buraya kaydetmeden olmaz dedim, umarım az önce yaşadıklarımı ve düşünce balonlarımı bir nebze de olsa burada sizlerle paylaşabilirim.
Başladığım, sergi ve film yazısına mı ne oldu? Onlar taslak olarak kenarda duruyor, yarım kalmış bir çokları gibi...
Bu fotoğrafı sabah görünce, "The Blues ain't nothing but a good man feeling bad..." cümlesini hemen aklıma getirdi. Yer: İstiklal Caddesi, bir öğlen molası. Ustalar yerlerinde, bir müzik tutturmuş gidiyor. O an ne çaldıklarını anımsamıyorum ama üstad Muddy Waters'a daldım ben, buyrun aşağıda siz de dalın. Waters'ın şu cümlesini de yazmazsam olmaz: "İnsanı iki şey Blues'a iter: ya açsındır ya aşıksındır."
Bu alttaki ise geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi'nden çekildi, bu fotoğrafı çekerken yıllar yıllar önce Boğaziçi'ne sık geldiğim dönemlerde Mithat Alam Film Merkezi'nde izlediğim Michelangelo Antonioni'nin Wim Wenders ile ortaklaşa çektikleri Beyond the Clouds filmini anımsattı. Film bir başyapıt değildir ama özellikle aşağıdaki paylaştığım görüntüler zihnimden silinmiyor. O güzel günlerime hasretle...
Sıra geldi Burgazada'ya. Gezinti Caddesi'nden doğru gittikten sonra bir evin duvarında (yeni bir ev) bu kabartmayı görüp epey şaşırdım. Bu kabartma Hitit Dönemi'nde özellikle kullanılan bir savaş arabası betimidir. Özellikle Ankara, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde Kargamış dolaylarından getirilen Geç Hitit Dönemi'ne ait stellerde aynı sahneye ratlanır. İlginç olan bunun o betona neden yapıldığıydı, bir sonraki gidişimde evin dolaylarında birini görürsem kesin soracağım. Belki de bir arkeoloğun evi çıkabilir ;)
Geçen haftalarda bir yerden bir yere koştururken Beyoğlu'nun arka sokaklarında rasladım bu görüntüye. İçim ezildi yine, geçmişi hayal ettim, 6-7 Eylül Olayları'nda (1955) yaşanılanları okuduğum kitaplara döndüm. Bu evlerdeki hayatlara girmeye çalıştım. Onlar gittikten sonra, göçlerle gelenlerin bu evde yaşadıklarını düşündüm, düşündüm. Sonra bu mandallar gözüme çarptı, geniş açım yoktu yanımda biraz dikkat ederseniz siz de göreceksiniz. Hatta yeni asılmış çamaşırların kokusu bile gelebilir burnunuza...
Kafamı evin içerisine daldırdığımda bir kedi vardı, yüklü bir kedi. Öyle eski günlere özlemle bakar gibi, dalmıştı. Seslendim, kalıntılar arasından böyle döndü baktı bana.
Bugünün son fotoğrafı da ofisten, yandaki St. Antuan kilisesi. Geçen günlerde yağmurun bastırdığı ebemkuşağının bir an göründüğü bir öğle sonrasından...
Pazar günü sabahın erken saatlerinde Boğaz yollarına çıkılır, 15 km. aşkın yürünür de yürünür. Yürürken düşünmek gibisi, gözlemlemek gibisi, görmek ve üzerinden başka bulutlara dalmak gibisi, nehir yatağındaki coşkuyu yaşamak gibisi yok... Bir de ağaçlar elbet, mağrurlarım benim.
Geçen ay CRR konser salonunda 4 konsere gidebildim. Bunlardan Gidon Kremer & Kremerata Baltica hala kulaklarımda olmasından mütevellit son zamanların en etkileyici konser deneyimimdi diyebilirim. Hele de Piazzola'dan patlatınca orkestra mutluluktan ölmek deyiminin nasıl bir şey olduğunu içimde hissettim.
İşte bu sabahın, bu kelamların müziği de onlardan gelsin istedim. Yakın zamanda akordeonumla icralarımı da buraya eklemek umuduyla der, sizi yaylılara sevk ederim.
Sabah kalktığımda hepiniz gibiydim: Pazartesi, hava, trafik, kaos, umutsuzluk, özlemler, sağlıksızlık, hayat... Olumsuzlukları olumluya çevirmek konusunu hemen hızlıca düşündüm. Odakule'nin seyyar çiçekçi amcasından, ailemiz kadınlarının bir numaralı çiçeği olan nergislerden bir koca demet şirkete aldım, koydum ortaya. Sonra da bir Coltrane güzelliğiyle ruhumu doyurdum. İran sinemasının medar-ı iftiharlarından biri olan Asghar Farhadi'nin A separation filminin haklı olarak yabancı film Oscar ödülünü alması da sabahımın en umutlu haberiydi diyebilirim.
Bugün ayrıca Serhan Şeşen'in de doğum günü, Yaşama Saygı Günü! Yaşayabilseydi 30. yaşını kutlayacaktı bu güzellik, Devlet Tiyatrosu günlerimden heyecanlı - meraklı çocuksu gözleriyle anımsıyorum hep kendisini, sevgiyle. Sevdiklerine sabırlar dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden ama sözüm söz her 27 Şubat buradan da selam edeceğim Serhan'a... Biriciği Selin ve dostu Tuğba'ya da.
Hepimize sevgi dolu, sanat dolu, adaletli ve sakin bir hafta dilerim...
Yaşam ilhamı Coltrane olan müzikdaş Cem'e teşekkürlerimle...
Vicdan muhakemesi, vicdan kabiliyeti, vicdansızlık, vicdan azabı yani genel olarak vicdan üzerine düşünüyordum. Vicdanın gerçekten bir kabiliyet olduğunun ayırdına çok önce varmıştım da, bazı şeyleri görüp görüp hala inanamıyorum, hepimizin her an okuduğu, yaşadığı, gördüğü şeyler. Bu konuda safım ben ve evet bu saflığımdan da onur duyuyorum.
Bunlarla kafamı patlatırken son dönemde izlediğim A Separation ve Nar filmleri (malum konu benzerliği) hop beynimde ön koltuklarda yerini aldı, hop üstüne Eric Satie bestesi geldi kulağıma Jacques Loussier Trio'nun harika yorumuyla, hop bir de aklıma Richard Bach'ın güzide sözü gelmesin mi?
"Your conscience is the measure of the honesty of your selfishness. Listen to it carefully." "Vicdaniniz, bencilliğinizin samimiyet derecesidir. Onu iyi dinleyiniz."
Sizi Satie eşliğinde vicdanınızı dinlemeye bırakayım ben en iyisi...
Dün gece Yunan, Türk, Japon, Fransız, İngiliz kadından oluşan Pakaw grubunun müzikleriyle dans ettik. Grup aslında İngiltere'de ikamet ediyor, İstanbul'da dün gece ilk konserlerini verdiler. Bugün de müzikleriyle ruhlarımızı şenlendirmeye devam ediyorlar. Buyrun burada bilgiler var..
Grubun biriciği Duygu, eski sahne arkadaşım; AKM'nin suskunluğunu gördükçe hatıralarıma daldığım zamanların güzel dostu! Orkestra oyununda Auschwitz Toplama Kampı'nda başlayan dostluk, Kuva-i Milliye dönemleri - Kurtluş Savaşı zamanlarına kadar gider! :) Sahnedaşım, bölümdaşım, iyi ki varsın be!
Grubun müziklerine gelelim derseniz; bizim coğrafyalardan, Rum ezgileri, Balkanlar, kah Klezmer, İstanbul'un saf zamanları, Karadeniz tınıları... Geleneksel müziklerin kadınların dillerinde ve ellerinde nasıl da barışçıl, aslında köklerinde hüzün ve acı olsa da umutla seslendirildiğinin kanıtı! Dinleyin, takip edin, müzikleriyle güzel bir yolculuğa çıkın! Yolculuk biletiniz burada...
Duygu Çamurcuoğlu (percussion, vocals)
Jeremy Halliwell (guitar)
Muzmee (violin)
Paressa Daniilidou (accordion, vocals)
Patricia de Mayo (oud, bass, percussion, vocals)
Salon'da Nisan ayında Nigel Kennedy Quintet ve Suzanne Vega var, şimdiden kumbara doldurulacak. :)
İstanbul Müzik Festivali Haziran'da, program belli ama çok üzüyor bilet fiyatlarıyla yine beni. En istenilen bir iki konsere gidilip, ense izlenilecek. İstanbul Caz Festivali programı da Mayıs başında belli olur, beller sıkılmalı, konserlerle ruhu doyurmalı.
Bu arada Bach Before After konserleri var ki, özellikle 28 Şubat tarihinde Sirkeci Garı'nda olan konsere koşulmalı. (Benim sanırım nefesim yetmeyecek, gidenler bana anlatsın.)
Hülasa, can çeken buraya yazılmamış konserler çokmuş, şimdilik liste buymuş. (Of daha bunun yaz konserleri de var!)
Mütevazı insanların yavaş yavaş dinozorların dünyasına göçtüğü, tevazunun kelime anlamından bihaber insanların gittikçe çoğaldığı günümüzde; samimi ve mütevazı müzikleri sevip pamuklara sarmalı diye düşünüyorum. Bundan dolayı da Gregory Alan Isakov ile tanışın istedim. Kendisi Güney Afrika, Johannesburg doğumlu, Philadelphia'da büyümüş.Son birkaç aydır onun müziğini dinliyorum diyebilirim.
Isakov'un 2003 yılından beri yaptığı albümlerinde, şu aralar kazı çalışmaları yapan bir arkeolog olarak; October, empty, sea, stones kelimelerini sevdiğimden midir nedir, tüm albümlerine pek ısındım, hatta uyku öncesi ninni yaptım diyebilirim. :) Tam da uykudan önce bu satırları yazarken, uzun süredir yazmak istediğim bu müzisyeni daha da vakit kaybetmeden kayıtlara almak istedim. Bakalım; derinliği, naifliği, duruluğu, samimiliği, sesli sessizliği ve besteleriyle size de kendisini sevdirecek mi?
This Empty Northern Hemisphere (2009)
That Sea, The Gambler (2007)
Songs for October (2005)
Rust Colored Stones (2003)
Gregory Alan Isakov websitesiyle de beni sevindirdi, tasarımı, içeriği pek yerinde, hem de şarkılarında olan ruhu da sitesine yansımış, bir bakın derim. Bakarken de liriklerine de ilgi gösterin, harika sözleri var kendisinin.
Bu Boş Kuzey Yarımküre'de gecenin ikisinde, sınıfların sınıf sınıf ötekileştirildiği ayrıştırıldığı bu boş yarımkürede; kendim gibi ikinci sınıf - öteki - insanlarla bu şarkıları paylaşmaktan onur duyarım. Nokta.
Lhasa de Sela, yeryüzünden göç edeli 2 yıl oldu. Ne acı! Kendi gibi Montreal semalarından Esmerine grubu 27 Eylül'de -Lhasa'nın doğum gününde- ona yazdıkları bir şarkıyla kendisini andı. Şarkı, yağan karlar gibi Lhasa'nın kısa yaşamı kadar hüzünlü.
Snow Day For Lhasa şarkısını, onun için yapılmış bu siteden ya da aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz.
Takriben 2 aydır doğaya çıkamamanın acısını bir nebze de olsa dün attım. Yağmur ve kar yağışları sebebiyle pek fazla fotoğraf çekemesemde, elde olanları akşam buraya aktarırım. Yani umarım. :)
Dünden beri kulağımda Red Hot Chili Peppers'dan "Snow" şarkısı çalıyor, burada da paylaşayım tam olsun dedim. Buyrun Snow'a...
Akbank Caz Festivali kapsamında, 19 Ekim gecesi Portekizli müzisyen Carmen Souza'yı dinledim. Afro-Latin cazın yeni isimlerinden Souza, o gece Cesaria Evora'nın pek sevdiğim Sodade şarkısına yaptığı düzenleme ve kendine has yorumuyla, sanırım benim dimağımda şarkının tozunu aldı. Konserden beri, neredeyse her gün şarkıyı en azından bir kez dinliyorum, iyi mi yapıyorum bilmiyorum. Öyle ki, bugün dolmuşta şarkıyı dinlerken dalmışım dışarıya, epey akıtmışım gözyaşlarımı. Kıssadan hisse, tadımlık dinleyin siz.
Son Olips şekeri de bitirdim, üstüne su da içtim, tamamım artık. Yarın sabah sigarayla ayrılışımızın 1. haftasını kendi içimde şenliklerle kutlayacağım. Çok azimliyim, bu sefer oldu bu iş!
Haydi ben kaçar, sizi Frank kardeş ile başbaşa bırakıyorum.
Bugünlerde bu şarkının içinde kayboluyorum. Factotum'u izlediğimde sene 2005 filandı sanırım. Bukowski'nin aynı adlı romanından uyarlanan filmde müzikler Kristin Asbjornsen'e (Dadafon) aittir. Soundtrack sayesinde tanıyıp, sevdiğim müzisyenlerden biri kendisi.
Slow Day tam filmin kapanışında böyle güzel güzel akar, sözler Bukowski'nin...
Bugün Beirut'un müziğiyle geldim işe, pek özlemişim nedense. Sanırım uzun süredir üst üste albümlerini dinlememiştim. Beirut ile 2007 yılının ilk aylarında tanışmışım, kayıtlarda var. :) Üstüne de grup hakkında şöyle bir laf etmişim: "Coşku ve hüznü aynı bedende yaşatanlara birebir şarkılar yapan, hayatınıza armoni zenginliğiyle hooop diye oturan band."
İlk albümleri Gulag Orkestar'i kaç dinledim o yıllarda bilmiyorum. Gulag sonrası yayınladıkları TheFlying Club Cup ve en son March of the Zapotec and Realpeople Holland ile Beirut yerine kanımca iyice sağlamlaştırdı. Bugün sizlere ilk albümlerinden pek sevdiğim bir şarkıyı paylaşacağım: Mount Wroclai (Idle Days)
Yine içinde coğrafyalar geçen bir Beirut şarkısı. Girizgahtaki akordeon, adeta "hikaye başlıyor" diyor. Beyrut yakınlarındaki Wroclai adındaki "tepe"ye güzelleme yapan şarkının sözleri:
and i know when time
will pass by slow
without my heart
what can i do
you're in the halls
the bell gives way to a larger swell
without my heart
what can i do, oh
wroclai
and we grow fat
on the charms of our idle dreary days
seen the shadows grow
see an ominous display
with no alarm
could we say we'd have expected this way
under stars have died
give incent to play
wroclai
Şarkının, gününe göre depresif son sözleri:
Tembel, sıkıntılı günlerimizin cazibesine kapılıp semirdik ve gölgelerin uzayışını gördük.
Hiç uyarısız geldi tekinsiz olaylar, iddia edebilir miyiz böyle olacağını,
tahmin edebileceğimizi yıldızlar ölürken...
La noche de los girasoles filmini 3 yıl önce izlemiştim -bir yerlerde bulursanız izleyin- filmde belirli yerlerde yumuşak sesli bir erkek, içinde promiso geçen bir şarkı söylüyordu. Film bittikten sonra Google'dan kazıyarak buldum: şarkıyı seslendiren Antonio Machin, şarkı da Un Compromiso.
Sonrasında Kübalı Machin'in izini sürdüm, albümlerini indirdim, yollarda dinledim. Bu sabah da uzun süredir dinlemediğimi farkedip, sabah sabah sesinde huzura erdim, eh siz de dinleyin istedim. Huzurla...