Geçen çarşamba mesai sonu trafiğine malum yağmurlar da eklenince, şöyle bir yola bakıp "yürüüüü" dedim kendime. Bu sefer yalnızdım, yalnız olunca insan bir nebze daha dikkatli algılıyor kendini ve etrafını. Aynı yolu çok kez yürüseniz de, kendinize dair daha incelikli ayrıntılar görüyor ve kaydediyorsunuz.
Sahile ulaştım, Dolmabahçe'ye geldiğimde denizin yanında-yamacında olmam gerektiğini ruhum çığırıyordu. Kıyıya geçtim, daldım manzaraya kafamda türlü güzellikler vardı, perçinledi manzara. İşte o kara bulutlar, onların denize yansıması ve esintinin etkileriyle ruhumu doyurdum o manzarada. Oysa takriben yarım saat önce, kısa bir süre de olsa dostumla görüşüp, onunla sohbet etmiştik ben yola çıkmadan önce. Cümleler dolu dolu, gözlerimiz pırıl pırıldı. O an işte dedim: "Kafamdaki güzelliklerim, bunun etkisinde olumuş olmalı, salt manzara olamaz."
Dostluk, ne güzel bir kelime değil mi? Sizleri bilmem ama ben çok şanslıyım. Kelimeyi tam manasında hayatımda yaşıyorum. Yol-daşlık, arka-daşlık olgularının yıllarca ve yollarca süregelişinin tam merkezinde duruyorum. Döngel'de başlıyor yoldaşlığımız... Mutluyum, huzurluyum. Zaman az ama bu az zamanı da yoldaşlarınla dolu dolu yaşamak mutlulukların en güzeli değil mi?
Sonbahar'ı sevdiğim kadar, gri havaları severim. İşte geçen hafta da Eylül günlerini yaşadık adeta. O akşam Beşiktaş'a gelirken çınar yapraklarının yerde halı olduğunu görsem Sonbahar'ı yaşadığıma emin olabilirdim. Neyse bu havaları sevmeyenler evet siz fazla dertlenmeyin, "ilk" olanı da gelir yakında, güneş yüzünü yakında ısıta ısıta gösterir. :)
Pilli Bebek grubunun Eylül Akşamı'nda tam da dediği gibi: Yürüyorsun. yürüyorsun. yürüyorsun. Şimdi o çarşamba akşamını tekrar anımsamak adına bu sefer benim için geliyor. :)
Home » All posts
Bir Anadolu Yakası vardı ne oldu ona?
Sabahın temiz havasıyla beraber başlayan yağmur genelde birçoklarını mutsuz etse bile, ben seviyorum böyle havaları. Tamam gönlümüzde güneşin de ayrı bir yeri var ama yağmur ve grilik de ayrı bir güzeldir. Sis nedeniyle St. Antuan Kilisesi'nin ardından Anadolu Yakası görünmezken, Boğaz'daki bir kaç gemi silik görünüyordu.
İşte efenim, Beyoğlu'ndan son haberler böyle...
İşte efenim, Beyoğlu'ndan son haberler böyle...
Sinema Bir Şenliktir
30. Uluslararası Film Festivali'nde izlediğim filmlere dair sözüm ona, tüm festival yazı yazacaktım, yine filmlere öyle daldım ki verdiğim sözü tutamadım. Karınca kararınca 2-3 festival yazısıyla, tembel tenekenin tesellisi kisvesi altında bir nebze de olsa verdiğim sözü tuttuğumu düşünüyorum. Başlığı Onat Kutlar'ın yadigar kitabıyla yapıp sinema deyince kendisini anmak istedim.
Son zamanlarda festivalden aldığım hızla öyle çok film izliyorum ki, durdurana hakikaten aşk olsun. İşte bu yazımda gerek festivalden, gerekse ev - sinema ortamlarında son dönemde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalışacağım. Sanırım sadece çok küçük bir kısmı olacak, haydi rastgele!
Bu arada, film listelerimle kendilerini bezdirdiğim film sağlayacılarıma -o kişiler kendilerini bilir- buradan teşekkürü borç bilir, yeni listelerimi hazırladığımın haberini vermek isterim. :)
Incendies (İçimdeki Yangın)
Lübnan asıllı Kanadalı Wajdi Mouwad'in tiyatro oyunundan uyarlanan bu dokunaklı filmi, aniden çıkan bir işimden dolayı festivalde biletim olmasına rağmen izleyememiştim. Geçtiğimiz hafta vizyona girdi de dün akşam izleyebildim. Yönetmen koltuğundaki Dennis Villeneuve kanımca bir tiyatro oyununu uyarlarken bunu seyirciye hiç de çaktırmıyor. Özellikle bazı sahneler epey de duygu sömürüsüne "gebeyken" bunları gayet uzaktan seyirciye göstermesi de yönetmenin bence başarısı. Kurgusu, ışık kullanımı, yakın planlar gibi ayrıntılarla da yönetmenin diğer başarılarını sıralayabiliriz.
Müziklerde Radiohead'den Like spinning plates ve You and whose army seçimi nasıl da filme denk düşüyor, pek ala olmuş diyebilirim. Bunu seven bunu da sever gibi olacak ama aynı dönemi anlatan 1998 yapımı West Beyrouth filmini de izlemeniz naçizane tavsiye edilir.
"Şarkı söyleyen kadın"ın hikayesinde, "Bir artı bir, bir eder mi?" sorusunun yanıtını buluyoruz
Maalesef geçmişin bugünden hiçbir farkı yok, her an her yürek bir yangın yeri, acılar gittikçe katmerleniyor.
Ama filmde dediği gibi: Hep beraber olmaktan daha güzel bir şey yoktur!
Amador
Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler) filmini çok severdim. Fernando Leon De Arano'nun ondan sonra çektiği diğer bir filmi Princesas ile de sevgim katmerlenmişti. İşte onun son filmi olan Amador'u festivalde görünce kaçırmadım.
Amador'da geçen yıllarda yine festivalde izlediğim La teta asustada (Acı Süt) filmi baş karakteri olan mahsun kızımız, bu filmde de eksen karakter.
Film, mutsuz ve hatta umutsuz kızımız Marcela'nın hikayesini anlatıyor bize. Aldıkları buzdolabının taksitlerini vermek için girdiği yeni işi olan Amador'a bakıcılıkla değişen hayatını gözlerimize seriyor.
Les mains en l'air (Eller Yukarı)
Festivalin son günü yani pazar günü sabahı izlenebilecek en iyi filmlerden biriydi kendisi. Film, asil ülke Fransa'nın göçmen politikalarına yaklaşımını çocukların gözünden anlatıyor. Yönetmen, Çeçen kızın kendisiyle aynı okula giden Fransız ve diğer göçmen arkadaşlarıyla yaptığı çılgın eylemi gülümseyerek izlettirip, olayın tüm ayrıntılarını böyle vermeye çalışıyor. Çocuk oyuncular çok başarılı! Tabii Ozon'un 5X2 filminden de tanıdığımız Valeria Bruni Tedeschi'nin oyunculuğunu da es geçmemek lazım.
"Eğer zorunlu olmasa kim yaşadığı toprakları terk etmek ister ki?" temalı orta şekerli bir film kendisi.
Son zamanlarda festivalden aldığım hızla öyle çok film izliyorum ki, durdurana hakikaten aşk olsun. İşte bu yazımda gerek festivalden, gerekse ev - sinema ortamlarında son dönemde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalışacağım. Sanırım sadece çok küçük bir kısmı olacak, haydi rastgele!
Bu arada, film listelerimle kendilerini bezdirdiğim film sağlayacılarıma -o kişiler kendilerini bilir- buradan teşekkürü borç bilir, yeni listelerimi hazırladığımın haberini vermek isterim. :)
Incendies (İçimdeki Yangın)
Lübnan asıllı Kanadalı Wajdi Mouwad'in tiyatro oyunundan uyarlanan bu dokunaklı filmi, aniden çıkan bir işimden dolayı festivalde biletim olmasına rağmen izleyememiştim. Geçtiğimiz hafta vizyona girdi de dün akşam izleyebildim. Yönetmen koltuğundaki Dennis Villeneuve kanımca bir tiyatro oyununu uyarlarken bunu seyirciye hiç de çaktırmıyor. Özellikle bazı sahneler epey de duygu sömürüsüne "gebeyken" bunları gayet uzaktan seyirciye göstermesi de yönetmenin bence başarısı. Kurgusu, ışık kullanımı, yakın planlar gibi ayrıntılarla da yönetmenin diğer başarılarını sıralayabiliriz.
Müziklerde Radiohead'den Like spinning plates ve You and whose army seçimi nasıl da filme denk düşüyor, pek ala olmuş diyebilirim. Bunu seven bunu da sever gibi olacak ama aynı dönemi anlatan 1998 yapımı West Beyrouth filmini de izlemeniz naçizane tavsiye edilir.
"Şarkı söyleyen kadın"ın hikayesinde, "Bir artı bir, bir eder mi?" sorusunun yanıtını buluyoruz
Maalesef geçmişin bugünden hiçbir farkı yok, her an her yürek bir yangın yeri, acılar gittikçe katmerleniyor.
Ama filmde dediği gibi: Hep beraber olmaktan daha güzel bir şey yoktur!
Los lunes al sol (Güneşli Pazartesiler) filmini çok severdim. Fernando Leon De Arano'nun ondan sonra çektiği diğer bir filmi Princesas ile de sevgim katmerlenmişti. İşte onun son filmi olan Amador'u festivalde görünce kaçırmadım.
Amador'da geçen yıllarda yine festivalde izlediğim La teta asustada (Acı Süt) filmi baş karakteri olan mahsun kızımız, bu filmde de eksen karakter.
Film, mutsuz ve hatta umutsuz kızımız Marcela'nın hikayesini anlatıyor bize. Aldıkları buzdolabının taksitlerini vermek için girdiği yeni işi olan Amador'a bakıcılıkla değişen hayatını gözlerimize seriyor.
Les mains en l'air (Eller Yukarı)Festivalin son günü yani pazar günü sabahı izlenebilecek en iyi filmlerden biriydi kendisi. Film, asil ülke Fransa'nın göçmen politikalarına yaklaşımını çocukların gözünden anlatıyor. Yönetmen, Çeçen kızın kendisiyle aynı okula giden Fransız ve diğer göçmen arkadaşlarıyla yaptığı çılgın eylemi gülümseyerek izlettirip, olayın tüm ayrıntılarını böyle vermeye çalışıyor. Çocuk oyuncular çok başarılı! Tabii Ozon'un 5X2 filminden de tanıdığımız Valeria Bruni Tedeschi'nin oyunculuğunu da es geçmemek lazım.
"Eğer zorunlu olmasa kim yaşadığı toprakları terk etmek ister ki?" temalı orta şekerli bir film kendisi.
Etiketler:
Film
,
Istanbul Film Festivali
,
Sinema
Oğullar ve Rencide Ruhlar
Geçtiğimiz günlerde uzun süredir okumak istediğim ilk Alper Canıgüz kitabını okumaya başladım: Oğullar ve Rencide Ruhlar
Son günler öyle yoğundu ki, zamanı durdurup kitap ve benim arama kimsenin girmesini dahi istemedim. Kitaba daldıkça hele de son bölümlere yaklaştıkça istemsizce hüzünlendirmeye başladı beni, hiç bitmesin istersiniz ya hani. Fakat "zaman bir su gibi akıp gidiyordu. kitabı bitireli 1 gün, okumayı öğreneli takriben 25 yıl olmuştu. ikisi de dün gibiydi oysa..."
Önce Emrah Serbes'den Erken Kaybedenler üstüne Alper Canıgüz'den Oğullar ve Rencide Ruhlar artık üstüne ne gelecek şimdi bilmiyorum ama her iki kitapta da erkek çocuklarının hikayelerine dalmak pek bir şahaneydi. Oedipus kompleksi konusunda aklıma takılan soruları da okuya okuya gidermiş oldum. :) Özellikle şunu söylemeliyim ki, ben bir kitabı okurken bu kadar gülmemiştim hatta bir ara kahkaha bile atmış olabilirim o derece.
Kitap hakkında çok şey yazabilirim ama kitabı okumayanlar için küçük bir yem atmaktan öteye gitmek istemiyorum ve burada kesiyorum, okumanız kahkahalı ola!
Shostakovich ve Handel dinleyip, Nietzsche, Oğuz Atay ve Dostoyevski okuyan romanın ana karakteri Alper Kamu şimdi size biraz kendisinden bahsetsin:
"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.
Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minübüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı."
Son günler öyle yoğundu ki, zamanı durdurup kitap ve benim arama kimsenin girmesini dahi istemedim. Kitaba daldıkça hele de son bölümlere yaklaştıkça istemsizce hüzünlendirmeye başladı beni, hiç bitmesin istersiniz ya hani. Fakat "zaman bir su gibi akıp gidiyordu. kitabı bitireli 1 gün, okumayı öğreneli takriben 25 yıl olmuştu. ikisi de dün gibiydi oysa..."
Önce Emrah Serbes'den Erken Kaybedenler üstüne Alper Canıgüz'den Oğullar ve Rencide Ruhlar artık üstüne ne gelecek şimdi bilmiyorum ama her iki kitapta da erkek çocuklarının hikayelerine dalmak pek bir şahaneydi. Oedipus kompleksi konusunda aklıma takılan soruları da okuya okuya gidermiş oldum. :) Özellikle şunu söylemeliyim ki, ben bir kitabı okurken bu kadar gülmemiştim hatta bir ara kahkaha bile atmış olabilirim o derece.
Kitap hakkında çok şey yazabilirim ama kitabı okumayanlar için küçük bir yem atmaktan öteye gitmek istemiyorum ve burada kesiyorum, okumanız kahkahalı ola!
Shostakovich ve Handel dinleyip, Nietzsche, Oğuz Atay ve Dostoyevski okuyan romanın ana karakteri Alper Kamu şimdi size biraz kendisinden bahsetsin:
"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.
Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minübüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı."
Etiketler:
Alper Canıgüz
,
Emrah Serbes
,
Kitap
Bebek'in Emektar Köpeği
Az önce fotoğraf dolu klasörlerde bir şey ararken Bebek semtinin kadim köpeği pasaklının bu fotoğrafını görünce iki kelam etmeden duramadım. Yıllardır bilirim kendisini, geçenlerde yine Cafe Nero'nun önünde gördüm, tüyler uzamış, kilo alınmış, bilmiş bilmiş etrafına bakıyordu. Baktım ki acelesi var, bir yere yetişme derdinde, ses etmedim. :) Ah bu güzeller de olmasa kentin tadı olur mu?
Hayatımız!
İtalyan yönetmen Daniele Luchetti'nin 2007 yılında çektiği Mio Fratello E Figlio Unico (Abim Evin Tek Çocuğu) sanırım izlediğim ilk filmiydi. Senaryo, kurgu, müzik ve oyunculuklarla sevdirmişti bana kendini. O günlerde şöyle demişim film hakkında:
"İtalya, 70'li yıllar, siyasi görüşleri birbirinden zıt iki erkek kardeş...Daniele Luchetti imzalı İtalyan sinemasının yeni örneklerinden, trailerinda Nada'nın Ma che freddo fa adlı güzelim şarkısı kullanılmış. Filmekimi 2007 kapsamında izlenilebilir."
Yahu yıllar ne çabuk geçiyor... Bugün izlediklerimden biri de, Luchetti'nin 2010 yılında çektiği -yani son filmi- La nostra vita (Hayatımız) adlı filmiydi. Film, gerçek bir dram. "Gerçek"ten kastım, özellikle gözleri yaşlandırmaktan kaçınan tarzda. Hani Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'u gibi değil. (Kendi benzetmeme kendim çok güldüm tam da burada.) Filmde, öyle ağır yaralar açılırken, duygu sömürüsü hiç yok. Hayatta en sevmediğim unsur olan demogoji, sinemada da karşıma çıkarsa o filmi hiç affetmem. İşte, La nostra vita'da demogoji yoktu, ilkin bunu çok sevdim. Analoji yaparak, işçi sınıfından bir ailenin hayatlarına tanık olduk. Filmin merkez müziği olan bir şarkı vardı, sanırım İtalya'da popüler bir şarkıymış. Filmin esas adamı Cloudio'yu canlandıran ve film boyunca nereden tanıdığımı (hangi filmden) anımsayamadığım Elio Germano'nun Cannes'da bu rolüyle en iyi erkek ödülü kaptığını aslında Biutiful'daki rolüyle Javier Bardem ile paylaştığını da belirtmem lazım. İyiydi vesselam...
İşte bir sahne vardı ki, orada tutamadım kendimi. Filmin esas adamı Claudio'nun malum yerde Anima fragile şarkısını söylediği an. Bir acı bu kadar iyi ifade edilebilirdi. Filmlerde bazı sahneler hep bir şeyleri anımsatır ya hani, bazen bir müzik, bazen bir roman, bazen bir ses. İşte filmin o anında Birhan Keskin'in Enstrümental şiiri geldi ve yerini aldı bende...
Enstrümental
Aksın, içimde bir nehir gibi
Dolanan keder
Unuttuğum, unutmaya çalıştığım ne varsa
Bende durmasın
İçimde öyle çok ki, her gidenden
biriktirdiğim melekler
zaman insafsızlık etmese
kederin oyduğu tarafımı sana getirsem
kalem beni tutmasa, anlatsam sana
siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense kışı yaşamadın daha
reddettim bütün kesinlikleri
kalbim bu hayale bir daha inansın diye
siyah... değişmiyor,
siyah hala nehir içimde
ve kalbim anlamıyor
adalet yok, niye?
Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
Bir yangın yerindeyim
İçimde sadece, dediğim gibi
Her gidenden biriktirdiğim melekler
Kalbimin üstünde bir daha hançer
"İtalya, 70'li yıllar, siyasi görüşleri birbirinden zıt iki erkek kardeş...Daniele Luchetti imzalı İtalyan sinemasının yeni örneklerinden, trailerinda Nada'nın Ma che freddo fa adlı güzelim şarkısı kullanılmış. Filmekimi 2007 kapsamında izlenilebilir."
Yahu yıllar ne çabuk geçiyor... Bugün izlediklerimden biri de, Luchetti'nin 2010 yılında çektiği -yani son filmi- La nostra vita (Hayatımız) adlı filmiydi. Film, gerçek bir dram. "Gerçek"ten kastım, özellikle gözleri yaşlandırmaktan kaçınan tarzda. Hani Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'u gibi değil. (Kendi benzetmeme kendim çok güldüm tam da burada.) Filmde, öyle ağır yaralar açılırken, duygu sömürüsü hiç yok. Hayatta en sevmediğim unsur olan demogoji, sinemada da karşıma çıkarsa o filmi hiç affetmem. İşte, La nostra vita'da demogoji yoktu, ilkin bunu çok sevdim. Analoji yaparak, işçi sınıfından bir ailenin hayatlarına tanık olduk. Filmin merkez müziği olan bir şarkı vardı, sanırım İtalya'da popüler bir şarkıymış. Filmin esas adamı Cloudio'yu canlandıran ve film boyunca nereden tanıdığımı (hangi filmden) anımsayamadığım Elio Germano'nun Cannes'da bu rolüyle en iyi erkek ödülü kaptığını aslında Biutiful'daki rolüyle Javier Bardem ile paylaştığını da belirtmem lazım. İyiydi vesselam...
İşte bir sahne vardı ki, orada tutamadım kendimi. Filmin esas adamı Claudio'nun malum yerde Anima fragile şarkısını söylediği an. Bir acı bu kadar iyi ifade edilebilirdi. Filmlerde bazı sahneler hep bir şeyleri anımsatır ya hani, bazen bir müzik, bazen bir roman, bazen bir ses. İşte filmin o anında Birhan Keskin'in Enstrümental şiiri geldi ve yerini aldı bende...
Enstrümental
Aksın, içimde bir nehir gibi
Dolanan keder
Unuttuğum, unutmaya çalıştığım ne varsa
Bende durmasın
İçimde öyle çok ki, her gidenden
biriktirdiğim melekler
zaman insafsızlık etmese
kederin oyduğu tarafımı sana getirsem
kalem beni tutmasa, anlatsam sana
siyah, simsiyah bir engerektir zaman
ve kış neler eder insana
nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara
sense kışı yaşamadın daha
reddettim bütün kesinlikleri
kalbim bu hayale bir daha inansın diye
siyah... değişmiyor,
siyah hala nehir içimde
ve kalbim anlamıyor
adalet yok, niye?
Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
Bir yangın yerindeyim
İçimde sadece, dediğim gibi
Her gidenden biriktirdiğim melekler
Kalbimin üstünde bir daha hançer
Filmler, Kitaplar, Umutlar...
"Another Year" filmini izledim bugün. İster domates ol, ister balkabağı, ister insan... Filizlenirsin bazen, bazen yeşerir, meyve dahi verirsin, son hasatlar toplanır, kış gelir bazen toprak dinlendirilir. Ne olursa olsun mutlak yalnızlık bakidir, bunu Mike Leigh ustaca dillendirmiş filminde, ne çok ayrıntı ne çok ironi vardı. İletişimsizlik, samimiyetsizlik, aşksızlık, sevgisizlik, yaşlılık, ölüm etc. etc. etc. Neredeyse tüm film boyunca onların yanındaydım, daha yeni toparlandım diyebilirim. Filmden çıktıktan sonra pek sevdiğim yazar Haruki Murakami'nin Noruvei no mori (İmkansızın Şarkısı) kitabının uyarlaması olan filmi 4 gün sonra izleyeceğimi anımsadım. "Umarım iyi bir uyarlamadır" diyerek günleri sayacağım kesin. Az önce bir kez daha filmin trailerini izledim sanki kitabı kadar iyi bir yapıt olmayacak gibi kuşkular düştü, bakalım bakalım...
"Yaşamın bir bisküvi kutusuna benzediğini düşün, yeter... Bir bisküvi kutusunun içinde, her tür bisküvi vardır, sevdiklerin de, pek sevmediklerin de, öyle değil mi? Ve insan sevdiğini önce yerse geriye pek sevmedikleri kalır sadece. Ben kötü günler geçirdiğimde hep böyle düşünürüm işte. Şimdi bunu yaparsam, sonrası daha kolay olur, derim kendi kendime. İnan bana, yaşam bir bisküvi kutusu gibidir."
(Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı)
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)






