Doğançay

Bu pazar takriben 2 aydır hamlaşan vücudumu dize getirdim ve kanyona girdim. Sakarya nehrinin bir parçası olan Doğançay'daydık. Doğançay bir kanyon, yani akarsuyun vadiyi deldiği ve en nihayetinde kapalı bir oyuk haline getirdiği bir oluşum. Bu zamanlar tam da kanyon, dere zamanları... Malum, açık alanda bu sıcaklarda yürünmüyor. Yani tüm gün yürümek akıl işi değil. Biz de sulak yerlere iniyoruz. Kanyonlar da, hem gölgesi, hem suyu, hem de adrenalin coşkusuyla bence yazın günübirlik yapılacak en keyifli sporlardan biri.

Doğançay'a üçüncü kez gittim. Her gidişimde kasabadaki tren istasyonu dikkatimi çeker, tarihi bir yapı, etrafındaki demiryolu binalarıyla da unutulmuş bir hali var. Nedense hep bana Fried Green Tomatoes (Kızarmış Yeşil Domatesler) filmindeki son kareleri anımsatır. O kasaba kadar olmasa da, metruk, hüzünlü bir hali vardır. Hala Oruç Aruoba'nın kaleminden çıkan Doğançay'ın Çınarları'nda dediği gibi: "Hiçbir tren uğramıyordu Doğançay’a artık; çınarlarsa, tam—yaz başı—doluluklarındaydılar—herşey anlamına uygundu, yani..." 
Bakkaldan son alışverişlerimizi yapmak üzere 5 dakika uğradığımız kasabada, çınarlar kollarını açmış karşıladı bizleri. Ne de severim çınarları, çocukluk arkadaşlarım, yaprak oyuncaklarım, kollarımla sarmaladığım dostlarım.



Bu sefer rotamız farklıydı, yolun bir kısmını karadan, sonraki büyük kısmını da Doğançay içinden bata çıka yürüyecektik. Sabah, 11:00'e doğru Maksudiye köyünden bastık toprağa, toplamda 29 kişiydik. Bir kısmıyla  defalarca yürümüştüm, bazılarıyla da ilk kez yürüyecektim. Engebeli arazide, kah tırmanarak, kah inişlerde popo üstü kayarak Doğançay'ın sesine doğru ilerledik. Yalnız yürürken içime çektiğim ıhlamur kokularını burada nasıl tarif ederim size bilemiyorum, hayaldi sanki, çok güzel bir hayal. Makedon bir filmde büyükannenin dediği gibi şu dünyadaki en güzel üç kokudan biri bence de ıhlamur ağacı!


Artık Doğançay'ın sesi çok yakınımızdaydı, atladık taşlara. Bazılarımız dayanamayıp minik gölete kendini bırakıverdi. Su öyle heybetli hatta öyle vakur bir ses çıkarıyordu ki. Bir ara sussak da sesini dinlesek keşke diye içimden geçirdim ama 29 kişi aynı anda yürürken böyle lüksleriniz olmuyor tabii. :) Derenin şelalelerine ilerlerken rehberimiz Muhi'nin yolun kapandığını ve bundan sonrasının zorlu bir parkur olduğunu, kaskları olanların ya da kendine güvenenlerin ancak ilerleyebileceğini söylemesiyle, ekibin bir çoğunu orada bıraktık, onlar mola verirken bizler çantalarımızı onlara emanet edip şelaleye çıktık.

Bence kanyonun en keyifli parkuruydu, zordu, epey suluydu ama en bir heyecanlısıydı. Yol arkadaşlarımdan Emine'nin dediği gibi o oyuktan kafamızdan aşağı kükreyen suyla çıkmak ürkütse de, iniş kaydırak hesabı pek bir eğlenceliydi. Şelaleye vardık, gölete daldık. Soğuğun vücudumda anında yaptığı etki, hareket etmek gerektiğini söylüyordu. Evet, biraz su soğuktu ama biz delibozuk çocuklar kulaç atıp kahkaha atıyorduk. Derenin en son şelalesine devam etmedik, yol iyice kötüleşiyordu. Lakin keçi lakaplı meraklı Mehmet pek tabii kendisi sonuna kadar gitti. Bizler, geride bıraktığımız arkadaşlarımızın yanına dönüp, öğlen kumanyamızla yorgunluğun tadını çıkardık.


Artık işin şakası yoktu, derenin sonuna kadar kayan taşlar, yer yer göletler, su içinde iceberg tadında kayalarla bata çıka, düşe kalka ilerledik. Kadim dostum Serap'ın ilk kez bizimle yürüdüğü bu yolculukta ağrıyan kaslarının yanı sıra yüzündeki yorgunlukla karışık olsa da neşesi takdire şayandı.

Açık arazide yürümekten farklıdır kanyon yürüyüşleri, ekip daha çok kaynaşır. Herkes birbirine el verir, yardımlaşma üst seviyelerdedir, kahkaha eşliğinde düşmeler nefasettir. Bilenbilir nehirleri, dereleri pek severim. Şans eseri bir adada doğsam da, bu akan gürüldeyen coğrafi oluşumlar beni kendine çeker, hani arada sakinliğiyle de uykuya dalarlar ya. Hemen aklıma tam da şuracıkta Birhan Keskin şiiri aklıma düştü bak.

Nehir Manzarası

Bırak sökük kalsın rüzgâr, bu zırdeli düşün içinde
gerçeğin ne anlamı var.
Biz bu zırdeli düşün içinde kavrulmuş kurumuş iki fıstık gibi
Yatalım uyuyalım uyanalım kalkalım
Değil mi ki, bir yere kilitlenmiş
Bir küçük iyiliktir aşk,
Değil mi ki, billurdan bir yalan dünya
Bırak ersin o tamama
Gel bak tepeden bir nehir manzarası
göstereceğim sana.

Neyse efenim, şiiri de paylaştık lafı uzatmayalım. Zaten mesai yakın, giyinip işe gitme vakti pek daha yakın. Demem o ki, yürüdüğüm ekiple kendi adıma pek bir keyifli, pek bir pozitif (grubumuzun adından apardım hemen) bir kanyonu yürüdük. İmrendirmek gibi olsun hatta, deneyin derim bir gün sizlerde.

Doğançay'ın çınarları, şelaleleri, ıhlamur kokusu kayıtlara alınırken, kolumu başlı başına çizen diken (Mustafa'nın deyimiyle uzun bir yolum varmış!) hatıra kaldı bu sefer.

Doğayla insanın muhakemesi kadar insanı kendiyle yüzleştiren, tarttıran, dengeleştiren bir şey var mıdır ben bilmiyorum. Kıssadan hisse, yürümeye övgüler yetmezken, derede yürümeye ne kadar kelam etsem yetmez der, bir sonraki yürüyüşe değin huzurlarınızdan çekilirim.

Not: Canoncan'ımı kanyonlara artık götürmüyorum, fotoğraflar rehberimiz Muhi'nin objektifinden.

4 yorum :

Buket dedi ki...

yeni keşfettim blogunu ve bayıldım :))

euphrates dedi ki...

İşte buna çok memnun oldum. Teşekkürler.

Guven dedi ki...

Tabiata akmak ne hoş...

euphrates dedi ki...

Öyle, herkes fırsat bulup doğaya kendini atmalı.