Yine Bir gün Samanlı Dağları'ndayken...

Hani bazen bir üşengeçlik alır ya insanı; gitmeyi çok istediğiniz bir yer vardır, yapmayı çok istediğiniz bir şey ama halet-i ruhiyenizin içi öyle geçmiştir ki, kıpırdamak istemezsiniz. İşte geçtiğimiz Cumartesi günü ben de tıpkı böyleydim. Sabah 06:00'dan önce uyanması gereken ben değilmişim gibi, gereksiz şeylerle uğraşırken bulunca kendimi; verdim gazı bünyeye. Çanta hazırlandı, fotoğraf makinasının pili şarja takıldı ve cuppa yatak!

 

Samanlı Dağları'nı bilirsiniz, hani Coğrafya derslerinde Marmara Bölgesi'nin Yıldız Dağları'ndan sonra en meşhur dağ silsilesidir. İşte bu trekkingler sayesinde Samanlı Dağları'nı hepimiz iyi bilir olduk. Yürüyüşler genelde Pazar günleri oluyor, böyle olunca sabah erkenden yola çıkıp, çok geçe kalmadan da evlere dağılıyoruz, malumunuz ertesi gün Pazartesi güzeli iş başında! Hal böyle olunca, İstanbul'a en yakın dağ kümesi Samanlı Dağları'nı mesken tutuyoruz, dağlar da zaten yürü yürü de bitmiyor. Bu kısa coğrafya bilgisine ek olarak gözünüzde canlanması için buraya bir harita da koyuyorum, haydi yine iyisiniz.


Laf-ü güzafı bırakıp size dün gördüklerimden bahsedeyim. Aytepe tarafından başlayan dünkü yolculuğumuz Kungul Dağı, Serindere Vadisi'nden Servetiye Köyü'ne oradan da Yuvacık'a değin yaklaşık 16 km. uzunluğunda bir parkurdu. Aytepe'den yükselerek başladığımız yürüşte, karlara kavuşmamızla ortam şenlendi. Kar olmayınca kışın yürümek takdir ederdiniz ki pek keyifli olmuyor. Sonbahar'ın sarı tonlarındaki hüznü, ilkbaharın canlı renklerindeki neşesi neyse, kışın da beyaz güzelliği o. İşte, o beyaz masalsı doku olmayınca, kel ağaçlar ve yorgun bir toprak kalıyor geriye ki, o da pek keyif vermiyor gözlere. Biz şanslıydık ki, yürüdüğümüz bölgede kar yer yer neredeyse dizimize kadar geliyordu.

Kar yürüyüşlerinde, önden gidenler iz açarlar, devamında yürüyenler de bunu takip ederler. İz açan, pek tabii en yorucu işi yapar. Bizim ikinci şanslı tarafımız da, bizden bir süre önce birilerinin burada yürümüş ve yolumuzu açmış olmasıydı.


Şanstan şansa koşan biz 16 kar sever, yürüme sever insan; karlar arasında neler gördük neler. Tipik bir Karadeniz mimari özelliği olan Serenderler, bizden önce yol almış çakal ve tilki izleri, kurumuş boynu bükük karahindibaları, içi geçmiş kuşburnuları...


Öğlen olmuş, molamızı vereceğimiz Veysel Dayı'nın mekanına depar atarken başımıza geleceklerden habersizdik. Bu arada kısaca Veysel Dayı konusunda sizi bilgilendireyim, buralarda yürüyenlerin uğrak yeri burası. Tuvaleti, sıcak çayı olan doğadaki yoklukta "tapınak" gibi görülen bir mekan. Aslen su deposu olan ama Veysel Dayı'nın çevresine ağaçtan bank ve masalar koyarak bir yerleşke haline getirdiği arkaik bir dinlenme tesisi.

Hızlı adımlarla ulaştık Veysel Dayı'nın mekanına ama kapı duvar! İşte o an, demli sıcak çaya duyulan hayaller yerlerde, boyunlar büküktü. Kapının önündeki alanda öğlen kumanyamızı yerken epey çınlattık Veysel Dayı'nın kulaklarını. Alacağın olsun be dayı!


Yıkılan hayallerimizi orada bırakıp tekrar çıktık yollara, bitime nereden baksak 3 saat daha yolumuz vardı. Kah düştük, kah battık karlara ama pek şendik, ta ki yolumuzda yerde yatan tilkiyi görene değin. Avcılar yeni vurmuştu, boylu boyunca yatıyordu hayvancağız. Çok bakamadım ama gördüğüm manzara hala dimağımda taze. Aklım ermiyor, nasıl bir zevktir acaba buncacık hayvanları "zevk" ve hatta "spor" olsun diye vurmak? Nasıl bir tatmindir bu? Yine sonbahar yaptığımız keşifte de önümüze çıkmıştı böyle sere serpe yatan bir hayvancağız. Utandım, insan olmaktan gerçekten bir kez daha utandım! Yürüyüş arkadaşlarımdan Gültekin'in öfkelenip dediği gibi: " Alacaksın bu avcıların tabancalarından onların yaptığını onlara yapacaksın." Çözüm ne bilmiyorum ama benim vicdanım sızlıyor.


Biraz da ekipten bahsedeyim sizlere, başlarken dediğim gibi 16 kişiydik. Ben, 20 kişiden az yürüyüşleri daha da seviyorum, yürüyüş pek bir birlik ve beraberlik havasında geçiyor. Hele de dünkü arkadaşlarım gibi neşesi, sözü sohbeti hoş insanlarsa değmeyin keyfime. Böyle sayı az olunca daha erken varılıyor finish çizgisine. Rehberimiz Muhi, artçımız Yasemin, fotoğrafçımız Fatih, kıdemlimiz Haldun Abi, yardımsever keşif dostu Gültekin, grubun gülen gözlüsü Havva, Lucky Luke İlker, grubun atom karıncalarından Volkan, yolda ikram ettiği kuru dutlarla bize enerji veren Selim, Antalya'dan büyük transferimiz Seher, şen kahkahalı İkbal, finalde bizi ikram ettiği kestane şekerleriyle mutluluktan mutluluğa uçuran Bilgin ve hoşsohbet Sayit Abi'yle yürüyüşümüz sizi de kıskandırdıysa ne mutlu bana. Size Serindere Vadisi'ndeki nehir sesini buradan anlatmam imkansız olsa da, fotoğraflarla imrendirme girişimim umarım başarılı olur.

Keyfiniz, neşeniz ve doğadaki saatleriniz bol ola!

6 yorum :

Füsun T. dedi ki...

Güzeldi gene. Serenderler ne hoş. Ben de bir iki kere dağlarla haşır neşir oldum. Hepsinde de çok korktum valla. Hele sonuncusundan sonra tövbe ettim :)) Onunla ilgili bir anı yazısı hazırlayım bir ara . Ürküyorum o ıssızlıktan ama bir o kadarda çok seviyorum. İmrendirme çalışmalarınız kesinlikle başarılı oldu :)

euphrates dedi ki...

Merakla bekliyorum Füsun. :)

Müge dedi ki...

Sondan ikinci resimdeki saman balyaları, aklıma Franz Marc'ın Haystacks in the Snow'unu getirdi.

euphrates dedi ki...

Yazdiginda hatirlamadim, simdi baktim da ne goz var sende de! Bu resim sanati konusunda senin ogrencin olabilir miyim? Ha bu arada unutmadan, "Senede bir gun"e az kaldi, bir film gunu yapalim yine! ;)

Müge dedi ki...

Olur, bu sefer sonrasında da bir şey yapalım bari. :)

euphrates dedi ki...

Anlaştık! Ben yakın zamanda sinema biletlerimle sana döneceğim. ;)